Gömülme hakkı

Cihan DENİZ yazdı —

29 Mayıs 2020 Cuma - 01:40

Ölülerin gömülmesi, ölülerin ardından tutulan yas insanı insan yapan değerlerin en başında gelmektedir. Tarih boyunca ve farklı halklar içinde şekli, yöntemi ne kadar farklılık gösterirse göstersin insanın ölüm gerçekliğiyle ve sevdiklerini kaybetmenin sebep olduğu acıyla yüzleşmesinin, bunları aşabilmesinin yolu ölülerin usulünce gömülmesi, onların ardından yas tutulması olmuştur. Mezar adeta ölümlü insanın ölüme bulduğu bir çaredir. Mezar ile insan ölümünden sonra bile sevdiklerinin gelip kendisini görebileceği, bağ kurabileceği bir yere sahip olacaktır. Mezar aynı zamanda gerek tek tek bireylerin gerekse de bir bütün olarak bir halkın varoluşunun bir işaretidir.

Tam da bu nedenle, bu varoluşsal işaret ve gömülme hakkı tarih boyunca işgalcilerin, talancıların, sömürgecilerin ve genel olarak her türlü baskıcı ve faşist rejimin ilk hedeflerinden biri haline gelmiştir. İşgal ettikleri toprakların üzerinde yaşayan halklara dair izleri ortadan kaldırmak isteyen işgalciler mezarları hedef almışlardır. Aynı şekilde böylesi rejimler yeri geldiğinde en başta soykırımdan geçirdiklerine, kendilerine direnenlere, bu direnişe önderlik edenlere bir mezarı da çok görmüşlerdir.

Anadolu ve Kürdistan için de durum farklı değildir. Neredeyse bir asırdır bu coğrafya ismi değişse de özü değişmeyen iktidarlar tarafından bu insani değerin, yani gömülme ve yas tutma hakkının ayaklar altına alındığı bir yer haline getirilmiştir. Dün soykırımlarda katlettiği Ermenilere, Rumlara, Kürtlere bir mezarı çok görenler, farklı kökenden ve inançtan halkların mezarlarını tahrip edenler, Şeyh Sait’i, Seyit Rıza’yı mezarının nerede olduğu belli olmadan gömenler, bu coğrafyanın binlerce gencini asit kuyularında kaybedenler bugün de bu işlerine kaldıkları yerden devam etmektedir.

Bugün bu coğrafyada halkların varoluşunun, baskıya ve zulme karşı direnişinin bir delili olarak mezarlıklar büyük bir saldırı altındadır. Direnenlerin inançlarına göre gömülme ve yas tutma hakkı elinden alınmıştır. İnsanlığın en tarihi ve temel değerlerinden gömülme ve yas tutuma adeta iktidarın elinde bir cezalandırma ve aşağılama ve burun sürtme aracı haline getirilmiştir. Tıpkı bundan yaklaşık 2500 yıl önce Sophokles tarafından kaleme alınan Antigone eserinde geçen şu satırlarda olduğu gibi: “Kreon, ağabeylerimizden birini törenle defnederken, aşağılamak için diğerinin gömülmesini yasakladı. Polyneikes’in bedeninin açıkta kalmasını, yasının tutulmamasını emreden bir buyruk yaymış diyorlar tellallarla. Aç akbabalara yem olması için, arkasından ağlanmadan, gömülmeden bırakılacakmış ortalık yerde.”

Bizim ölülerimiz de böyle ortalık yerde bırakılmadı mı? Taybet Ana’nın cenazesi yedi gün boyunca sokak ortasında bekletilmedi mi? 10 yaşındaki Cemile Cağırga’nın cenazesini günlerce ailesi bozulmasın diye evin derin dondurucusunda saklamadı mıi? Lokman Birlik’in cenazesi polis aracının arkasına bağlanıp metrelerce sürüklenmedi mi? Bir Kürt Anası’na oğlunun cenazesi bir kutu içinde kargo ile yollanmadı mı? Daha geçen gün bir Kürt genci dini değerlere bağlı olduğunu iddia eden bir iktidarın yönettiği bu ülkede dini gereklilikleri yerine getirilmeden gömülmedi mi? Ölüm Orucunda yaşamını yitiren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesi Cemevi’ne yapılan baskınla kaçırılmadı mı? Sırf mezarların üzerindeki yazılar ve renkler gerekçe gösterilerek ailelere polis ve jandarma tarafından aranarak oğullarının, kızlarının mezarlarını kendi elleriyle yıkmaları için baskı yapılmadı mı? Analar sırf sevdiklerinin mezarlarına zarar gelmesin diye mezar başında nöbet tutmadı mı? Ve en son 2017 yılında Garzan Mezarlığı’ndan çıkartılan 261 cenazenin Kilyos’ta kaldırımın altına plastik saklama kaplarının içinde gömülmedi mi? Tüm bunlardan hangisinin dinde, ahlakta, vicdanda yeri vardır? Bunlardan hangisi insanlığın, adaletin, kardeşliğin olduğu bir ülkede mümkündür?

İktidar ezilenlerin direnişi karşısındaki acizliğini, onların ölülerinden intikam alarak örtmeye çalışmaktadır. Ne kadar güçlü ve muktedir olduğunu ölü bedenler üzerinde uyguladığı şiddetle göstermeye çalışmaktadır. Mezarları yıkarsa, direnişleri bastırabileceği, temsil ettikleri değerlerin halkın zihninden ve vicdanından sökülüp atılabileceği ham hayalini kurmaktadır.  Ama aslında başardığı tek şey, bir taraftan kendi acizliğini ortaya koymak, diğer yanda da başta Kürtler tüm ezilenlerdeki duygusal kopuşu daha da derinleştirmektir.

Bununla birlikte, tüm bu yaşananlarda barış ve demokrasi mücadelesi verenler, insan hakları savunucuları olarak hepimizin kendi payımızı mutlaka sorgulaması ve iğneyi kendimize batırması gerekmektedir. Zira tüm bu pervasızlıklar aynı zamanda bizlerin zamanında vermediği tepkilerin sonucudur. Daha bu süreç ilk başladığında tepkimizi en güçlü şekilde koyabilmiş olsaydık, iktidarlar da bir sonraki adımını bu kadar rahat atamazdı. Bundan dolayı insan hakları savunucularına, demokratik siyaset alanına, tüm demokratik kitle örgütlerine düşen, iktidarın açtığı bu cephede, Vedat Aydın’ın cenazesindeki kararlılıkla ve direngenlikle halkların gömülme ve yas tutma hakkını sahiplenmektir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.