‘Kabahatin çoğu bizim canım kardeşim’

Cihan DENİZ yazdı —

23 Eylül 2020 Çarşamba - 23:00

  • Bugün Türkiye’de baskı, zulüm, sömürü, ırkçılık bu kadar alıp başını gitmişse, bunun faili tabii ki iktidardır. İktidar gücünü sessizliğimizden ve sessizliğimizin içine gömüldüğü hafızasızlığımızdan almıyor mu?

Ne demişti Nazım:

“Hala şarabımız vermek için üzüm gibi eziliyorsak,

Kabahat senin demeğe dilim varmıyor ama

Kabahatin çoğu senin canım kardeşim”

Şiirin üzerine laf söylemek olmak ama biz yine de kendimizi ayırmadan son dizeyi “kabahatin çoğu bizim canım kardeşim” diye okuyabiliriz.

Bugün Türkiye’de baskı, zulüm, sömürü, ırkçılık bu kadar alıp başını gitmişse, bunun faili tabii ki iktidardır. Ama sadece faile odaklanarak tüm yaşananların sorumlusu olarak sadece iktidarı görmek, kesinlikle doğru ama sadece madalyonun bir yanını gösteren eksik bir değerlendirme olacaktır. Çünkü faşizm, tüm dünya deneyimlerinin de gösterdiği gibi, ancak devrim, demokrasi, sınıf mücadelelerinin gerilediği yerlerde, mücadelelerin gerektiği gibi verilmediği yerlerde muzaffer olabilmektedir. O zaman önce iğneyi kendimize batırmamız gerekmektedir.

Çok geriye gitmeden sadece yakın zamanda olanları kısaca bu gözle bakalım.

HDP Gençlik Meclisi Eş Sözcüsü kendini istihbaratçı olarak tanıtan kişiler tarafından Diyarbakır’ın göbeğinde güpegündüz kaçırılıyor, siyasi faaliyetlerinden dolayı işkence görüyor, tehdit ediliyor, sonra da tekrar kaçırılmak veya gözaltına alınıp tutuklanmak üzere “serbest” bırakılıyor.

Hemen hemen bununla aynı zamanda Van’da Osman Şiban ve Servet Turgut herkesin gözü önünde yaşadıkları köye yapılan baskın ile gözaltına alınıyor; günlerce kendilerin haber alınamayan 2 kişi daha sonra Van’da bir hastanenin yoğun bakımında bulunuyor ve hazırlanan sağlık raporunda Osman Şiban ve Servet Turgut’un helikopterden atıldığı ortaya çıkıyor.

Kayıplara karşı dünyada belki de en etkili mücadelelerden birinin verildiği bu coğrafyada, faşizmin en tipik pratiklerinden olan kaçırma, helikopterden atma, maalesef gösterilen çok değerli ama olayın vahameti karşısında oldukça cılız kalan bir iki tepki dışında neredeyse sessizlikle geçiştirildi. Demokratik siyaset, diğer siyasi partiler ve örgütler, barolar, insan hakları örgütleri yani bir bütün olarak barış, demokrasi, özgürlük isteyen tüm kesimler olarak “BİZ” sessiz kaldık. Gereken tepkiyi göstermedik. Dünkü sessizliğimiz iktidarın bugün daha pervasızca hareket etmesinin çok önemli bir nedenidir. Aynı şekilde bugünkü sessizliğimiz de yarının yaşanacakların bir nedeni olacaktır. Şu soruyu soralım kendimiz; kayıp yakınlarına Galatasaray Meydanı’nı yasaklandıklarında, kayıp yakınları yaka paça gözaltına alındığında sonuç alıcı bir tepki ve mücadele ile Galatasaray Meydanı’nı geri alabilseydik, bu kadar pervasız olabilirler miydi? Gözaltına aldıkları biri için “kayalıklardan düştü” gibi insan aklı ile alay eden bir açıklama yapılabilinir miydi?

Diğer yandan, aslında güçlü bir barış mücadelesi mirasına sahip Türkiye’nin bugün neredeyse beş cephede savaşın içinde veya eşiğinde olmasında, bugün barış mücadelesi verenlerin sessizliğinin hiç mi rolü yoktur? Halkın çok önemli bir kesimi savaş politikalarını onaylamamasına rağmen iktidarın savaş tamtamlarının sesine kıyasla barış mücadelesi verenlerin sesinin neden bu kadar az çıktığı sorusunu kendimize sormamız gerekmektedir. Aynı şekilde şu soruyu da; “Bu suça ortak olmayacağız” diyen akademisyenler, “Savaş halk sağlığı sorunudur” diyen hekimler çok güçlü ve kitlesel bir şekilde sahiplenilseydi savaş isteyenler elde “kılıç” bu kadar rahat dolaşabilir miydi?

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz Ama hepsi için ortak olarak “kabahatin çoğu bizim kardeşim” diyebiliriz hatta demeliyiz. Bugün bu haldeysek, “şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak” bunun kabahati işi zaten zulmetmek, sömürmek, baskı yapmak olanlarda değil ilk önce gereken demokratik tepkileri zamanında ve olması gerektiği gibi gösteremeyen, tüm kesimler içinde iktidara karşı oluşmuş tepkiyi gerektiği gibi örgütleyemeyen, harekete geçiremeyen kendimizde aramalıyız.

Sonuç olarak, iktidar gücünü sessizliğimizden ve sessizliğimizin içine gömüldüğü hafızasızlığımızdan almıyor mu? Tüm bu yaşadığımız acılar, adaletsizlikler iktidarın iradesi desteği, teşviki kadar bizim sessizliğimizin, tepkisizliğimizin bir sonucu değil midir? Ancak bu acı sorular ile yüzleştikten sonra ileri doğru bir adım atabiliriz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.