- Bu bekleme hali, Kürt halkına ve dostlarına yakışmıyor. Yarın postacının evinize bıraktığı zarftan çıkan mektupta yazılanlar, aslında sizin kendinize yazdığınız yazılar olacaktır.
VEYSİ SARISÖZEN
Savaşan iki devlet barış masasına oturduğu zaman, ya barış anlaşması imzalanır ya da savaş yeniden başlar. “Barış müzakeresi savaşın başka araçlarla sürdürülmesi” demektir. Carl von Clausewitz’in “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” ünlü aforizmasını müzakere sürecine uyguladığımız zaman ortaya işte bu formül çıkar.
Savaş alanlarında ordular karşı karşıya gelir, barış müzakeresinde sivil murahhaslar bir masanın etrafında mevzilenir. Savaşta silahlar, müzakerede insanlar konuşur. Fark, barış anlaşması imzalanana kadar işte bundan ibarettir. Savaşta sonucu, ordular arasındaki asker ve silah üstünlüğü ile savaşan devletler arasındaki ekonomik üstünlük belirler. Barış masasına oturan taraflardan biri bu bakımlardan diğerine göre daha güçlü ise barış anlaşmasından daha güçlü olan kazançlı çıkar. Elbette barış müzakeresi “teslim alan ile teslim olan” arasında yapılmaz. Her ne kadar böyle durumlarda yapılan anlaşmalara “barış anlaşması” dense de, o masada yapılan mağlup olana dayatılan “teslim şartlarının” müzakeresidir.
I. Dünya Savaşı'nın sonunda Almanya ile yapılan Versay Anlaşması da, Osmanlı’yla yapılan Sevr Anlaşması da “barış müzakereleri sonucunda değil, teslim şartlarının müzakereleri sonucunda imzalanmıştı. Her iki anlaşmada mağlup devletler teslim olmuştu. Buna karşılık, örneğin Brest Litovsk Anlaşması'na yol açan müzakereler “Barış müzakereleri” idi. Bu müzakereler de “haksız barışa” yol açmıştı, çünkü savaş alanında Sovyet orduları ve Sovyet ekonomisi, Alman ordularından ve Alman ekonomisinden zayıftı. Anlaşmanın sonunda Almanlar kazançlı çıkmış, Sovyetler büyük toprak kaybına uğramış, ancak Alman ordusu Sovyet devletini teslim alamamıştı.
Bu girişten sonra şu anda İmralı’da süren müzakerelere bakalım.
Masada teslimiyet çabası
İmralı’da 27 Şubat açıklamasından önce gizli ve 27 Şubat sonrasında yarı-açık biçimde süren müzakereler de savaşın başka araçlarla sürdürüldüğünü gösteriyor. Her ne kadar “ateşkes”le savaş durmuş olsa da henüz “barış anlaşması” imzalanmadı. Savaşta silahlar sustu, masada Öcalan ve örgütü savaş halinde olduğu devlet temsilcileri ile konuşuyor. Müzakereye oturanlardan devlet, “düşman saydığı” PKK’yi savaş alanında teslim alamadığı halde, müzakere masasında teslim almaya çalışıyor, bunu da daha önce komplo ile esaret altında tutulan Öcalan ve sekreteryasına dayatmaya çalışıyor Müzakere masasındaki en büyük eşitsizlik budur. Teslim alınamayan gerilla güçleri adına müzakere masasında yer alan Başkan Öcalan ve arkadaşları, müzakere masasında yer alan devlet tarafından hâlâ “tutsak statüsü"nde tutuluyor. Bu muazzam eşitsizliğe rağmen İmralı müzakere masasında “tutsaklar”, devlete karşı olağanüstü bir irade ve kararlılıkla direniyor; “barış müzakeresi"ni, “teslim şartlarını görüşme müzakeresine çevirmeyi” reddediyor.
Direnme gücünün boyutu
Şimdi "Nereye kadar?" sorusu hayatidir, çünkü kendisi zaten tutsak olan Başkan Apo, bu dayatma sonucunda “teslim alınmayacak”, zaten alınamaz, gerilla ordusunun şahsında Kürt halkı teslim alınacaktır. O halde müzakere sürecinde Başkan Öcalan’ın bu dayatmaya karşı direnme marjı, onun kişisel devrimci, demokratik gücü tarafından değil, Önderlik ettiği Kürt halkının direnme gücü tarafından belirleniyor. Hiçbir devlet gücü, Kürt halkının, gerillanın, politik Kürt örgütlerinin kabul etmediği bir “anlaşmayı” dört duvar arasında olsa da Başkan Öcalan’a kabul ettiremez. O’nu bir de bu dayatmayla zindan içinde zindanda teslim alamaz. 27 yıllık esaret hayatı bunu kanıtlamıştır. Ya Kürt halkı bekleme durumunda kalırsa? Şimdi sonucu belirleyecek olan Kürdistan’ın “barış müzakeresi” yerine “teslim şartlarının müzakeresi”ne direnme gücüdür.
Gerilla “geriye dönüşsüz” olarak silahlı mücadeleye son verme kararıyla kendini bağladı. Buna mukabil sivil Kürt halk güçlerini bağlayan hiçbir şart yoktur. Gerillayı nasıl yarattıysa “teslimiyete” karşı duracak öz savunma güçlerini yaratma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyel “kuvveden fiile” geçtiği, yani komünal örgütlenmeyi başardığı oranda müzakere masasındaki eşitsizliği gidermek, Başkan Öcalan ile arkadaşlarının elini güçlendirmek ve teslim alma dayatmasını etkisizleştirmek mümkündür.
Bu görev halkın ve güçlerinin
Aksi halde tıpkı Lenin’in Brest Litovsk müzakere sürecinde Sovyet ana vatanını kurtarmak için düşmanın haksız şartlarını, kendi partisinin itirazlarına rağmen kabul etmesi nasıl Sovyet devrimini kurtardıysa İmralı heyeti de benzer durumla karşı karşıya gelecektir. Somut olarak şu anda CHP’ye karşı darbe sürecini tırmandırarak diktatörlüğe yürüyen AKP içindeki cunta karşısında Başkan Öcalan ve sekreteryası dayatılan “teslim anlaşmasını” Kürdistan'ın teslim alınmasına yol açmayacak bir içeriğe kavuşturmak durumunda kalacaktır. Bir bakıma “teslim olmak” yerine tıpkı Brest Litovsk anlaşması gibi “haksız barışı” imzalamaya zorlanacaktır. “Hayır masayı devirin” diyen SR’ciler ya da “ne savaş ne barış” diyen Troçkistler gibi mi davranılacak yoksa Lenin gibi mi? Başkan Öcalan, açıktır ki Lenin gibi davranacaktır. O halde sorumluluk İmralı’da değil, Kürdistan’da ve Türkiye’nin tüm barış güçlerindedir. İmralı’da kurulan masada eşitsiz duruma, kendisi tutsak ve hukuki statüden mahrum olan Başkan Öcalan son veremez. Bu görev, tüm baskılara rağmen eli kolu serbest olan sivil örgütlü güçlere düşüyor.
Bekleme hali hiç yakışmıyor
Soralım: 27 Şubat öncesinde bir yıl, sonrasında bir buçuk yıl, yani toplam iki buçuk yıl boyunca bu eli kolu serbest örgütlü güç ne yaptı? PKK'nin feshedilmesiyle doğan boşluğu doldurmak üzere, öz savunmayı da içeren “komünal halk örgütlenmesi” yolunda ne kadar mesafe alındı? Kürdistan halkının “bekleme” durumundan çıkarılması için “barış müzakeresi savaşın başka araçlarla devamıdır” gerçeğine uygun bir mücadele ne ölçüde yürütüldü?
İnanılır gibi değil ama manzara şudur: Müzakere sürecinde nasıl bir sonuç alınacağı, İmralıdan gelecek haberlere kilitlenmiş. Bekiyoruz. İmralı’dan gelecek haberleri postacıların evimize getirmelerini bekliyoruz. Kaderimizin ne olacağını bekliyoruz. Bu bekleme hali, 50 yıldır mucizelere imza atan Kürt halkına ve onun dostlarına hiç de yakışmıyor. Yarın postacının evinize bıraktığı zarftan çıkan mektupta yazılanlar, aslında sizin kendinize yazdığınız yazılar olacaktır.
Evet “barış müzakeresi savaşın başka araçlarla devamıdır” ama bu araçlar sadece masa başındaki insanların konuşmaları değildir. Masanın dışındaki milyonların konuşması, söylediklerine uygun şekilde eyleme geçmesidir.