• Başkan Öcalan’ın “yerel demokrasi” konsepti, Kürt ve Türk halklarını “örgütsüz” bırakan “statüsüzlüğe” son verme konseptidir. Tüm halklar için “yerel demokrasi” ve her iki halk için özerklik talebidir.

VEYSİ SARISÖZEN

Bu yazıyla “statü” sorununda Apocu paradigmayla ilgili kişisel yorumumu tamamlamış oluyorum.

Osmanlı İmparatorluğu “merkezi feodal, sömürgeci” bir devletti. Eyalet adını verdiği sömürgelere ise nisbi bir özerklik tanımıştı. Bütün halklar, hatta Kürtler bir bakıma özerkti. Sadece Türk halkı özerk değildi. Onun yerellerde hiçbir hakkı yoktu. Türklerin üretim yaptığı topraklar devletin mülkiyetindeydi. Anadolu özerk değildi. Kimi Türkmen-Alevi ayaklanmalarıyla elde edilen kimi yerel haklar sayılmazsa Türk halkı Sultan’ın “teb’ası” olmaktan, bugün de merkezi devletin “söz, karar ve yürütme yetkisinden mahrum yurttaşları” olmaktan kurtulamamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti bütün sömürgelerini kaybeden Osmanlı devletinin yıkılmasıyla Lozan’da Kürdistan’ın (petrol zengini)  Başûr parçasını İngiltere’ye bıraktı, Bakur’u kendi topraklarına en küçük bir özerklik tanımadan kattı. Buna karşılık Türk ulusunu, ulus devlet tarafından inşa etti.

“Türk ulus devleti” nedir?

Türk ulusu adına bir Türk azınlığının devletidir. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi Türk ulusunun büyük çoğunluğunun yerellerde en küçük bir özerkliği yoktur. Türk ulus devleti “merkeziyetçidir” ve yerellere, o yerellerde hangi etnik grup yaşıyor olursa olsun hiçbir özerk statü tanımaz. Nitekim çok partili düzene geçilene kadar belediyelerin başkanları aynı zamanda merkezi devletin valileriydi. Çok partili rejime geçildikten sonra ise belediyeler merkezi devletin vesayeti altında, İçişleri Bakanlığına bağlı, Başkan Öcalan’ın tabiriyle birer “mikro devlet” olarak işlev gördü. Valiler, belediyelerin üstünde otorite olmaya devam etti. Hatta “kayyum” sistemiyle tek parti dönemine büyük ölçüde geri döndü. Başlangıçta yalnızca Kürt halkının seçtiği belediyeler gasp edilirken, artık Türk halkının çoğunluğunun seçtiği belediyeler de kayyumlarla gasp edilmeye başlandı.

Böylece Kürt ulusu gibi Türk ulusu da merkezi devletin egemenliğinde özerklik hakkından mahrum bırakıldı. Her iki halk, belediye seçimlerinde oy hakkına sahip olmakla birlikte, seçtikleri belediyeler üstünde iki seçim arasında hiçbir denetleme ve katılım hakkına sahip olmadı. Belediyeler, her iki halkın “mikro azınlıklarının” Türk merkezi ulus devleti adına hüküm süren ve siyasi işlevlerden mahrum uzantıları oldu.

Başkan Öcalan'ın konsepti

Başkan Öcalan’ın “yerel demokrasi” konsepti, Kürt ve Türk halklarını “örgütsüz” bırakan bu “statüsüzlüğe” son verme konseptidir. Sadece Kürt halkı için değil, Türk ve diğer tüm halklar için “yerel demokrasi” ve her iki halk için özerklik talebidir. Her iki halkın “merkeziyetçi azınlığın” egemenliğinden özgürleşmesi, Türklerin ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesi hedefini savunmaktadır. Devlete egemen azınlığın “temsili seçimler” vasıtasıyla iktidarı almasına karşı, halk çoğunluğunun “doğrudan demokrasi"yle halk egemenliğini kurmasına yönelik bir programdır. Bir yerel birimde o yereli temsilen seçileni, yerel halkın denetlemesi, halkı temsil niteliğini kaybeden seçileni “geri çağırma” yetkisiyle donatılmasıdır.

Merkezi devletten beklenmez

Hiçbir merkezi ulus devlet kendi imtiyazlarından vazgeçmez, yereller üstündeki egemenliğini sürdürmek için elinden geleni yapar. O nedenle gerek Kürt halkı gerekse Türk halkı “yerel demokrasi”nin sağlanmasını merkezi devletten bekleyemez. “Yerel demokrasi” ancak ve ancak yerellerde halkın “söz, karar ve yürütme” yetkilerini, devletin uzantısı olan yerel “mikro merkeziyetçi devletin” elinden örgütlü gücüyle devralmasıyla inşa edilebilir. Başkan Öcalan, bunu devlete karşı silahlı mücadeleyle değil, barışçı mücadele ve rekabetle gerçekleştirmekten söz etmektedir.

Bu konsept, “özerklik” kavramını sadece “etnik özerklik” gibi gösteren ve ülkeyi “bölünmeye” götürecek bir “tehdit” olarak tanıtan görüşleri yerle bir etmiştir. “Yerel demokrasi” ülkeyi bölmez, küçük bir oligarşik azınlık egemenliğini adım adım sınırlar ve giderek bu azınlık egemenliğine son verir. Şu anda hem Türk halkı hem de Kürt halkı, bu merkezi azınlık egemenliğinin acısını çekmektedir, o nedenle “yerel demokrasi” bu acılara son verme programıdır, herkesin programıdır.

Bunu başarmak için ise halkın yerellerde “komünal” örgütlenmesi zorunludur.

Komünal örgütlenme nedir?

Yerellerde hangi etnik gruba dahil olursa olsun halkın belediyeler biçiminde örgütlenmesidir. Belediyeleri azınlığın örgütü olmaktan ve merkezi devletin vesayetinden çıkarması, bir bakıma kamulaştırmasıdır. Bu başarıldığında “komün belediye ve belediye komün” olacaktır. Yani şu haliyle merkezi devletin egemenlik aracı olan belediye “kurtarılacak” ve merkezi ulus devlet egemenliğine karşı barışçıl mücadele ve rekabetin yerellerdeki kalesi haline gelecektir.

Gerçekçi olursak belediyelerin komünal belediyelere dönüştürülmesi sürecini, şimdilik ancak Kürdistan başlatabilir;

* Kürt halkı yüzlerce yıl boyunca “özerk” bir hayat deneyine sahiptir.

* Kürdistan halkı 100 yıl ve özellikle son 50 yıl “merkeze” karşı “yerelin” mücadelesini vermiş ve büyük bir “demokratik siyasi bilinçle” donanmıştır.

* Giderek her yerel seçimde merkezin tüm baskılarına karşı belediyeleri kazanmış, belediye yönetimlerine demokrat-yurtseverleri getirmiştir.

* Kürdistan’da belediyeleri yöneten bu yurtseverler “merkezdeki azınlığa” değil, yereldeki çoğunluğa bağlıdır ve kurulacak sokak, mahalle, köy komünlerine, ellerindeki “söz, karar ve yürütme” yetkisini gönüllü olarak devretmeye hazırdır.

* Bu yetki devri gerçekleştiği ölçüde “mikro devlet” sönümlenecek ve yerel yönetimlerle komün biçiminde örgütlenen halk “birbiriyle entegre” olacaktır.

Sonuç olarak, yerellerde gerçekleşen bu demokratik entegrasyon, komünal halk örgütlenmesi, tüm ülkeyi kaplayan bir ağ haline geldiği ve “Türk ulus devletinin elindeki yetkileri” adım adım mücadele sonucu aldığı ölçüde, hem merkeziyetçilik hem de devletin ulusçu niteliği sönümlenecek “devlet ile halkın entegrasyonu” gerçekleşecektir.

Dikkat edelim: Bu strateji, “sosyalizmi ekonomik reformlarla devrimsiz gerçekleştirme” stratejisi değildir, “siyasi devrimi” barışçıl yoldan adım adım, örgütlü mücadeleyle gerçekleştirme çizgisidir. Devrimcidir.

Ya devlet izin vermezse?

Buna da geçtiğimiz gün Sabri Ok gereken cevabı vermiştir: “Silahlı mücadeleden ve ona dayalı stratejiden vazgeçmek, öz savunma yapamayacağımız anlamına gelmemelidir. Ancak öz savunma derken ilk akla gelen silahlı mücadele olmamalıdır. Bundan çok toplumun her düzeyde örgütlenerek mücadele etmesi anlaşılmalıdır. Kürt varlığının, demokratik toplum olarak haklarını garantiye almadan öz savunma seçeneğinden vazgeçmesi ölümü kabullenmesi anlamına gelir. Öz savunmada temel ilkemiz nedir? Kürt halkının varlığı reddedilmedikçe, üzerine imha amaçlı gelinmedikçe, silahlı mücadele bir yöntem olarak esas alınmayacaktır. Varlığa imha amaçlı saldırılar, seferler düzenlenirse silah da dahil her türlü yönteme başvurmak temel bir haktır.”