- AKP ile yürüttüğümüz müzakere sürecinden umut kesmemeli, aynı zamanda CHP ile birlikte sivil darbeye karşı mücadeleden süreç zarar görür korkusunu aşarak geri durmamalıyız.
VEYSİ SARISÖZEN
CHP ile DEM Parti “ittifakı” denildiği zaman başta Koçgirî'den beri CHP’den çekmediği kalmayan Kürt halkının mensubu kimi Kürt kardeşlerimiz ve tarihi boyunca CHP ile Milli Demokratik Devrim adına “ittifak” peşinde koşmanın hayal kırıklığını yaşayan kimi sosyalist yoldaşlarımız, “CHP’yle ittifak mı, Allah saklasın” deyiveriyorlar.
Gerekçelerinde elbette haklılar. İmamoğlu ve Özgür Özel yönetimine, saldırıya uğradıkları şu anda bile duyulan güvensizlikte yerden göğe kadar haklıdır ama CHP denilen parti, Genel Merkezi ve yönetiminden ibaret değildir. CHP’nin devletle ve devlete egemen sermaye sınıfının fraksiyonlarıyla derin bağları olmasına karşın, bir de yoksul işçi, emekçi, emekli, esnaf, küçük toprak sahibi ve ezilen kadınlardan oluşan ve şu anda nüfusun çoğunluğunu ifade eden tabanı vardır. Bu taban, yalnız Sünni Türklerden de ibaret değildir, en aktif kesimi Türkmen Alevileridir. Dêrsim’in (Apocu kitleyi saymazsak) Alevi Kürtlerinin bile CHP’ye “tarihsel sempatisini” de arada hatırlatayım. Elbette CHP tabanının bu bileşimi kendi başına bir şey ifade etmez. AKP’nin de tabanında giderek azalsa bile aynı bileşim vardır. Bu bileşimde tabanları olmasa bu partiler seçimlerde seçmenin oylarını alarak birinci ve ikinci parti olamazlar. Hesap basittir.
Bu iki taban arasındaki fark, şu anda CHP tabanının “demokrasiden yana ve otokrasiye karşı" olması; AKP tabanının ise “süreç içinde faşizmin ve otokrasinin yanında" olmasıdır. CHP yönetiminin, iktidara geçtiği zaman şu andaki sözlerine sadık kalacağından şüphe duyabiliriz. Mesela Kürt halkına karşı Cumhuriyet’in kuruluşundan beri izlediği politikayı izleyeceğini ve tabanını bu Kürt karşıtı çizgiye razı edebileceğini de tahmin edebiliriz. İyi de CHP yönetiminin gelecekte nasıl bir yönetim olacağını bu yönetimle “ittifak” kurarak belirlememiz mümkün olmamakla birlikte, onun tabanıyla ittifak kurarak bu tabanın gelecekteki “politik bilincine” etkide bulunamaz mıyız? Bu tabanın Kürt halkıyla kader birliği etmesini sağlayamaz mıyız? “İktidar” isteyenlere soruyorum: Bu tabanı kazanamazsanız nasıl “iktidar” olursunuz?
Sütten ağzı yanan o nedenle yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kalan bir Kürt milliyetçisinin “İster zengin olsun ister fakir olsun Türklerin topu birden aynı iplikten dokunmuş, ay yıldızlı, üç hilalli, Atatürk ve Abdülhamit desenli berbat bir kumaştır” demesini anlarım da, bir Apocunun ya da Apocuların dostu bir sosyalistin CHP yönetimi ile onun tabanı arasındaki bağı ve çelişkiyi anlamamasını hiçbir şekilde anlayamam.
“Demokratik ulus"tan ve bu “demokratik ulus"a ulaşmanın ilk adımı olarak Türk ve Kürt halklarının birbirleriyle ortak hukuk içinde eşit haklı yaşamasına yönelik “demokratik entegrasyondan” söz ediyorum. (Kürdistan’da tek bir sivil Türk sokak ortasında linç edilmediğine göre, esas meselenin Türk ulusunun Kürt ulusuyla entegre edilmesi olduğunu, Başkan Apo diplomatik dille konuştuğu ve empatiyle yaklaştığı için dile getirmiyor diye düşünüyorum. Engel Türk devletinin inkar ve imha saldırısına karşı tepkinin doğurduğu Kürt milliyetçiliği değil, devletin Türk ulusunu Kürt düşmanı şövenizmle zehirlemiş olmasıdır.)
Apocu “demokratik ulus” paradigması, CHP tabanında laiklik ve AKP tabanında İslamcı hassasiyeti dikkate alan bir stratejidir. Bu strateji, şu anda AKP iktidarıyla başlayan “müzakere süreci” ile uygulamaya konmuştur. Bu süreç, AKP tabanında ırkçı milliyetçiliği yok edemese de en azından Kürt halkına karşı önyargıları zayıflatan bir rol oynuyor. Kürt halkı, süreç başarıya ulaştığı zaman Erdoğan’la değil, onun tabanıyla “ortak vatan"da ve “demokratik ulus"ta birlikte eşit haklı hayatı inşa etme imkanını elde edebilecektir.
Eğer böyle bir perspektifle yetinilir, özellikle şu günlerde CHP’ye karşı Saray’ın faşizan saldırılarına bigane kalınırsa Sünni İslam hassasiyetli AKP tabanıyla “demokratik ulus"ta eşit haklı bir arada yaşamak şöyle dursun, müzakere sürecinden sağ salim çıkmak bile imkansız olacaktır. Şu anda Barış ve Demokratik Toplum stratejisi, AKP’yle müzakere yoluyla “tek ayak” üstünde duruyor. Tek ayakla yürünmez. İkinci ayak CHP tabanıyla DEM Parti tabanı arasında stratejik ittifak ve Özgür Özel yönetimiyle “diktatörlük amaçlı sivil darbeye karşı eylem birliği" kurarak sağlanabilir.
Ne diyoruz; barış diliyle konuşmalıyız, diyoruz. Erdoğan’la “barış diliyle” konuşan bir Apocu ve onun dostu bir sosyalist, Özgür Özel’le “demokrasi diliyle” konuşmalı, değil mi? Aynı zamanda “Barış diliyle” konuştuğumuz Erdoğan’ı “demokratik güçlere savaş açtığı için” ve “demokrasi diliyle konuşacağımız Özgür Özel’i müzakere sürecine var güçle asılmadığı için” eleştirmeliyiz, değil mi? “Üçüncü yol” aynı zamanda böyle bir yol değil mi?
Aynı anda hem “AKP’yle yürüttüğümüz” müzakere sürecinden umut kesmemeli hem de “CHP’yle birlikte sivil darbeye karşı mücadeleden” süreç zarar görür korkusunu aşarak geri durmamalıyız. Böyle bir siyasi hat izlendiği zaman, şematik olarak söyleyecek olursam, “laik” CHP tabanıyla ve “İslamcı” AKP tabanıyla DEM Parti tabanı arasında, tüm sorunlar aşılmasa bile bir “yakınlaşma” sağlama imkanı elde edilecektir. Aksi takdirde Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi tehlikeli biçimde izolasyona uğrayacaktır. İzolasyon, bırakalım “statü” kazanmayı, asimilasyon ve soykırımla yok oluşa götürür. Bugünkü aşamanın tehlikesi budur.
Daha önemlisi şudur: Şu anda “müzakere ve mücadele” diyalektiğinde ağırlık noktası “mücadeleye” kaymıştır. İki gelişmeyi hatırlatayım:
* AKP içindeki cunta, ilk olarak Bahçeli’nin “barış süreci ve siyasallaşma koordinatörü” olarak Öcalan’ı işaret etmesinin ardından, Bahçeli’ye geri adım attırmış ve Bahçeli, Öcalan’ı “tutsaklık statüsü ile PKK’yi tasfiye ve gerillayı silahsızlandırma koordinatörlüğüyle” görevlendirmeye yeltenmiştir.
* AKP içi cuntanın Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı, ilk önce Bahçeli’nin "butlan" kararına çıkmasının ardından, Bahçeli’yi “ziyaret etmiş” ve ona geri adım attırmış ve Bahçeli, Özgür Özel’i “ergen devrimcilikle” alaya almış, aynı zamanda “sokaktan uzak dur” diyerek tehdit etmiştir.
Bu iki simgesel gelişme, yakın bir zamanda Özgür Özel’in mitinglerine şiddetli saldırıların, hatta saldırı sonucu kan dökülmesinin, ardından CHP’den tasfiye edilen Özgür Özel başta, onun ekibinin dokunulmazlıkları kaldırılmak suretiyle tutuklanmalarının habercisidir.
Olur ya da olmaz ama “ya olursa” diyerek bu kaotik tehlikeyi önlemek, “müzakere süreci"nin çökmesini önlemenin ön şartı haline gelmiştir.
“CHP’yle ittifak"ın özü, CHP tabanıyla yakınlaşmadır. Elbette tabanın bugünkü politik bilincindeki demokratikleşme eğilimi de Özgür Özel’in (gelecekte ne olacağı bir yana bırakılırsa) bugünkü politik çizgisinin eseridir. CHP yönetimiyle “eylem birliği”, CHP tabanıyla “stratejik ittifak”, en büyük sorun olan Kürt sorununu çözme yolunda büyük önem taşıyor. Sosyalist, iç güdüyle “ya erirsek” diyor. Erimeyi boş verin, yok olmamak için harekete geçin. Şeker değilsiniz, granit bir kaya olamasanız bile granit kayadan kopan eritilemez granit taş parçalarısınız. Birleşirseniz yeniden granit kayaya ve belki de granit dağlara dönüşürsünüz.
Sen erimezsin dedim ya, sosyalist kardeşim, içindeki müzmin şüpheyle hala “ihtiyat kuvveti” sandığı Kürt ulusu adına kaygılandı: Ya Kürt tabanı, CHP’nin içinde erirse?
Devletin içinde erimeyen bu taban devletin eritmek üzere olduğu CHP’yle ittifakın “susuz kalacak” havuzunda eriyecek öyle mi?
Güldürmeyin adamı.