Savrulma…

Cihan DENİZ yazdı —

  • Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylaması, bir savulmadır; bir geri adımdır. Ama bu savrulma ve geri adımın temelinde mevcut iktidarın Kürt Sorunu’nu çözmek yerine savaş siyasetindeki ısrar yatmaktadır. 

Öncesinde tüm aksi yöndeki “sert” açıklamalara rağmen, Litvanya’nın başkentinde gerçekleştirilen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'nde Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylaması, aslında kimseyi şaşırtmadı.

Amerika vatandaşı rahip Brunson ile Almanya vatandaşı gazeteci Yücel başta olmak üzere sayısız örnekte, “bu can bu bedende olduğu sürece”, “bu fakir bu görevde olduğu sürece” ile başlayan “sert” ve “keskin” sözlerin aslında sadece iç kamuoyunda yandaş kesimleri oyalamak için sarf edilmiş sözler olduğuna defalarca şahit olmuştuk. Bundan dolayı da Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylaması, konuyu yakından takip edenler açısından kesinlikle beklenmedik bir gelişme olmamıştır.  

Bu ve benzeri u dönüşleri mevcut iktidar anlayışının en karakteristik özelliklerinin başında gelmektedir. AKP iktidarını özetle bir oradan bir buraya savrulma siyasetinin hakim olduğu bir dönem olarak tanımlayabiliriz. Aynı aktörlerin aynı konular hakkında çok da uzun sayılmayacak zaman aralıkları içinde birbirine taban tabana zıt politikalar savunmaları, birbirinden 180 derece farklı şeyler söylemeleri bu iktidar dönemi için şaşılacak bir şey değildir.

Bir gün Avrupa Birliği’ni savunmak, ertesi gün Avrasyacı olmak, sonraki gün tekrar Avrupa Birliği’ne dümen kırmak…

Ekonomide ilk önce “ortodoks” politikaları savunmak, sonra “heterodoks” politikalara çark etmek, en sonunda tekrar “ortodoks” politikalara geri dönmek…

İlk önce “vesayet” rejimine karşı çıkmak, sonra “eski” Türkiye dedikleri vesayetçi rejime rahmet okutacak bir “kayyum” rejimini savunmak…

Kürt Sorunu’nda ilk önce “Bedeli baldıran zehri de olsa içmeyi göze alarak çırpınıyoruz” deyip sonra tüm coğrafyayı yangın yerine çeviren şiddet siyasetine sarılmak…

Bu zikzakların son örneği olan İsveç’in NATO üyeliğine kabulü hakkında, yandaş “gazetecilerin”, “akademisyenlerin” yaptığı gibi çok şey söylenebilir; iktidarın nasıl “basiretli” ve “öngörülü” davrandığına ilişkin uzun uzun analizler yapılabilir; yandaş kesimlerin gazını alacak “hikayeler” anlatılabilir; aslında bir teslimiyet olan bu karardan bir “zafer” anlatısı çıkartılabilir.

Veya sözde muhalif gazeteci ve akademisyenlerin yaptığı gibi İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması iktidarın bir geri adımı olarak gösterilebilir; iktidarın Batı’nın tehditleri karşındaki güçsüzlüğünün bir kanıtı olarak açıklanabilir; iktidar temsilcilerinin kirli ilişkilerinin ve bunları kullanarak zenginleşmelerinin bir şantaj unsuru olarak kullanılmasının bir sonucu olarak açıklanabilir.

İktidar cenahından gelen açıklamaları, “iktidar ne yaparsa doğrudur” ve “büyük bir zaferdir”” dışında başka bir şey söylemeyen büyüklere “masallar” ötesinde bir anlam ifade etmediğinden, en azından şimdilik, bir kenara bırakabiliriz.     

Diğer yandan merkez muhalefet ise, söyledikleri tek tek belli doğrulara işaret etse de, konunun özünü görmediği için eksiktir ve eksik olduğu kadar da en az iktidar kanadından gelen açıklamalar kadar yanıltıcıdır da.

Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylaması, bir savulmadır; bir geri adımdır. Ama bu savrulma ve geri adımın temelinde mevcut iktidarın Kürt Sorunu’nu çözmek yerine savaş siyasetindeki ısrar yatmaktadır. Kürt Sorunu’nda savaşta ısrar içeride demokrasiyi ve özgürlükleri ortadan kaldırmaktadır; siyaseti kirletmektedir, çürütmektedir. Kaynakların savaş için harcanması ile belli bir kesim aşırı zenginleşirken, ülke kronikleşmiş bir iktisadi kriz içinde debelenip durmaktadır. Dışarıda ise bu kirlenmiş ve çürümüş düzen, kendisinin tüm yaptıklarının hesabını tutmuş ve tüm açıklarının ve zaaflarının gayet farkında olan büyük güçlerin neredeyse bir kuklası raddesine gelmektedir; ki bu gerçeği çok net gören Abdullah Öcalan’ın devlet yetkilileri ile yaptığı tüm görüşmelerde Kürt Sorunu’nun coğrafya halklarının kendi aralarında çözmesi gereken bir sorun olduğunda ısrar etmesi, aslında büyük güçlerin bölge üzerindeki oyunlarını boşa çıkartmak amacını taşımaktadır.

Sonuç olarak 90’larda bunu yaşamıştık; bugün de farklı bir şey yaşamıyoruz.     

Sonuç olarak, merkezinde Kürt Sorunu olmadan yapılacak her analiz eksik ve yanıltıcı olacaktır. Bizi sorunların gerçek çözümlerinden uzaklaştıracaktır. Ve buna bağlı olarak da, Kürt Sorunu’na gerçek bir çözüm bulunmadığı sürece bu oyun daha çok oynanacaktır; daha çok iktidarın üst perdeden sarf ettiği büyük lafların hemen ertesinde tam tersini yaptığına daha çok şahit olacağız. Her adımda büyük güçlere daha çok bağımlı hale geleceklerini göreceğiz. Aynı şekilde, bunu görmeyi ve buna göre siyasetlerini yeniden kurmayı başaramadıkları sürece de merkez muhalefetin de gerçek bir alternatif olması mümkün olmayacaktır.  

Tabi bu son gelişmeye ilişkin bir de madalyonun öbür yüzü var. Rusya bu hamleye nasıl cevap verecek? Bu da, başka yazıların konusu olarak bir köşede dursun.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.