Sürülürken 1 - Varsayarken

Hatice ERGÜN yazdı —

10 Ağustos 2021 Salı - 23:00

  • Otoriter yönetimlerin hüküm sürdüğü topraklarda erk sahibi grupların ve/ya da kişilerin hayallerini paylaşmayanlar vatandaş olamıyorlar; hakları olmuyor. Çoğunlukla topraklarından ediliyorlar; sürülüyorlar.

Ev nerede başlar, nerede biter? Farklı dillerde vatan – ulus devletin tanımladığı anlamda, vatan -memleket – toprağına, dağına, taşına, suyuna aşina olunan, sokakların adımlarımızı tanıdığı yerler anlamında memleket – de ev olarak karşımıza çıkar. Modern dünyada özelle genelin iç içe geçebildiği en tuhaf ve en beklenebilen örnek. Tuhaf, zira, modern toplumun ve siyasetin sınırları özel ve kamusal alanlar arasındaki sınırlarla çiziliyor. En beklenebilir, zira, modern olagelen gündelik yaşantılar özelle kamusal alanlar arasındaki geçişliliklerle işliyor. Söz gelimi, vatandaşlık haklarımız ve sorumluluklarımız ulus-devletle kurduğumuz özel alandan devşirilen ilişki hatlarında şekilleniyor: Bir nev’i toplum sözleşmesiyle kuruyorsak ilişkimizi serbest piyasa – ki, hanenin dışına aktarılan üretim ilişkilerinin özel alanıdır – koşullarına referansla devam ediyoruz. Ana/baba devlete, geniş bir aile olarak ulusa referansla anlıyorsak, gündelik haklarımızı ve sorumluluklarımızı maalesef hâlâ dünya genelindeki baskın aile formuna – heteroseksüel, çekirdek, orta sınıf aileye - referansla devam ediyoruz.

Hâl böyle olduğunda, vatandaşlık nosyonunun on sekizinci, on dokuzuncu yüzyıllar boyunca evrilen ve yirminci yüzyılın ilk yarısındaki kölelikten, tebaa ilişkisinden, ‘sürülük’ halinden hak/sızlıktan, keyfî yönetimden çıkışı, üzerinde yaşanılan topraklarla, kesinlikle seçmeden, birlikte yaşanılan insanlarla, söz konusu topraklarda ve dolayısıyla bu topraklarda yaşayan insanlar üzerinde şiddet kullanma tekeline sahip kılınan (ulus-) devletle hak ve/ya da sorumluluk temelli bir ilişkiye geçişi simgelediği argümanına gölge düşüveriyor. Bu gölgeye rağmen yıllardır yaşadığımız topraklardaki siyasal yetkiye, yönetme erkine sahip gruplarla, organlarla ve maalesef kişilerle bağlantımızı insan ve vatandaşlık hakları üzerinden kurmaya çalışıyoruz; bu hakların güvence altında tutulduğunu varsaydığımız yerleşik hukuk sistemlerine referansla haklarımızı savunmaya devam ediyoruz. 

Türkiye gibi modern yönetim tarihinin büyük bir bölümünde demokrasiye geçiş sürecini yaşamış, bu süreç boyunca neredeyse on yılda bir burjuvazinin silahlı kolu olarak askerlik kurumunun sivil yönetime demokrasi derdiyle çekidüzen verdiği müdahalelere tanıklık etmiş, bir aşamada, askerlik kurumunun kendisinin burjuvazileştiği, takip eden başka bir aşamada cemaatleştiği, ama her ikisi de hep eril, hep devletçi askerî yönetimle sivil yönetim arasında salınmış bir ülkede vatandaşlık haklarının işleyişi de – varsayılanın aksine - keyfî olageliyor. Pratiğe dönüp bakıldığında vatandaşlık haklarının devamı ağırlıklı olarak devletle kurulan ilişkide sadakate bağlı tutuluyor. Bir önceki yazıda bahsettiğim, Hobbes’un mutlak egemen arayışını anıştıran şekilde devlete karşı işlenen suçlar tespiti vatandaşlık pratiğinin haklar kısmını daraltıyor, sorumlulukları mecburiyete dönüştürüyor, haklarınız devlete sadakatinize bağlanıyor – belirli bir toprak üzerinde yaşamaya devam etme ihtimaliniz de. Ulus-devletle ilişkinin bir formu olarak aile modeli devlet ana/babayla ilişkiye kilitleniyor. Ulus, devletin içinde kayboluyor. Muhtemelen Benedict Anderson’ın kelimenin tam anlamıyla değil sembolik olarak ifadelendirdiği biçimde, ulusun ‘hayali cemaat’ olmasıyla alâkalı bir durum bu. 

Otoriter yönetimlerin hüküm sürdüğü topraklarda erk sahibi grupların ve/ya da kişilerin hayallerini paylaşmayanlar vatandaş olamıyorlar; hakları olmuyor. Çoğunlukla topraklarından ediliyorlar; sürülüyorlar. O topraklarla kurdukları ilişkinin tarihine yazılı anlatıları, öyküleri, gündeliğe yayılmış tecrübeleri ve bu tecrübelerden beslenen, yeni tecrübelere gebe hayalleri hiçleştirilmeye çalışılıyor: Zorla yerinden ediliyor, seçilmişçesine sürgüne zorlanıyor, toplu ya da teker teker sınırdışı ediliyorlar. Ulus-devletin tarihi etnik ve/ya da devletçi milliyetçiliğin tarihi olduğu ölçüde bu böyle. Piyasa ve/ya da aile formları içinde sürülemeyenlerin yaşadıkları topraklardan sürüldüğü bir tarih, bu. Hobbes’un şeması burada da işliyor: Ulus-devletin egemenliği belirleyici, bu resimde. Haklar bu egemenliğin devamı kaydıyla tanınıyor; egemenliğe yönelik tehdit (algısı) halinde sınırlanıyor, yok sayılıyor, lağvediliyor.

Türkiye’nin güney ve güney-batı kıyılarında on gündür devam eden yangın vasıtasıyla yaşadığımız kıyım, yangınların tam ortasında karar-alıcıların tam da aynı toprakların kullanımıyla ilgili yaptıkları düzenlemelerle yerinden edilmenin bir örneğinin haberini veriyor. Kürt illerinde savaşa endekslenen, insanları yaşadıkları evlerde hapsederek ölmeye süren, devlet ve sermayenin iştahına hizmet edecek şekilde yeniden-inşaya açmak için mahalleleri yok eden, mahallelere yazılı tarihi silen savunma sanayi – inşaat – devlet ittifakından beslenen kıyımlar bu kez doğal afetin perdesiyle yapılıyor. 

İştahı bir türlü terbiye olmadığı için birlikte yaşama derdine de melekesine de sahip olmayanların, bizleri, kendileri gibi olmayanları, insan olmayan canlıları, doğaya içkin uyumlu devinimi ortadan kaldırmaya dönük fütursuz, aptalca, kötülükle dolu yapıp ettiklerini dayandırdıkları varsayımlar birer birer çözülüyor. Yeni varsayımları aynı topraklarda birlikte yaşamak önceliğiyle üreteceğiz. Bunun için tecrübemiz, hayalimiz ve umudumuz var. Böyle güçleneceğiz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.