• Şiddetin en basit, görünür ve en komplike, örtük biçimlerinin taşıyıcısı ve uygulayıcısıdır zalim. Tek tip, monoton, sığ ve sıkıcıdır. Yok sayan ve yok edicidir.

HATİCE ERGÜN

Biraz da zalime bakalım, değil mi? Hep zulme uğrayanlar, hakları ihlal edilenler ve hak savunusunda öne çıkanlarla yazmak güçlendirici, umudu taze tutuyor. Bir yandan da zulüm var; zulmün öznesi ve nesneleştirmeye çıktığı diğer özneler var. Biraz da bu özneye/öznelere bakmakta fayda var. Sıkıcı, zira, tek tip bir hal, bu. Zalim; tek tip, monoton, sığ, sıkıcı. Bu kesin.

Sahi kime zalim deriz? Basit soru, yanıtı da basit. Özneyi ortadan kaldıran; kendi öznel(l)iğini dayatandır zalim. Yok sayar; kelimenin her anlamıyla yok sayar ve yok eder; yok etmeye çıkar. Şiddetin en basit, görünür ve en komplike, örtük biçimlerinin taşıyıcısı ve uygulayıcısıdır. Erk, siyaset bilimindeki genel geçer tanımıyla, “A kişisinin B kişisine, B kişisi istemese/niyetlenmese bile istediğini yaptırabilmesiyse” zalim doğrudan erkten beslenir. B’ye rağmen A’nın istediği gerçekleşir. Siyaset biliminin abecesinde bu yaptırma/yaptırabilme hali farklı yöntemlerle olur; fiziksel şiddet, yaşamsal risk şart değildir. Söz gelimi, ikna, teşvik – uyarı (havuç – sopa ikilisi) B’nin isteğini değiştirebilir ya da isteğinden farklı hareket etmesini sağlayabilir.

Peki, zulüm nerede başlar? Siyaset biliminin liberal çıkışıyla inceltilen, kaynakların bölüşümünde değil, dağıtımındaki eşitsizlik, sömürü, baskı pratiklerinin tümünü zulümle eşitleyebilir miyiz? Sanmıyorum. Zira, bu pratiklerde ve arkalarındaki fikirsel şemada eşitsizliğin, sömürünün ve baskı pratiklerinin işleyişinde nesneleştirilenlerin öznelikleri ortadan kalkmaz, kaldırılamaz. Her zaman için farklı özneliklerin tohumlandığı alanlar bulunur; kaldırım taşlarının altındaki kumsallar olsa da…

Öyleyse zulüm, şeyleştirmeyle, öznenin ortadan kaldırılmasıyla olur. Zalim, arzuladığı kadınlık hallerinden ayrılan ve bunda inat eden kadınları öldürmeyi, yerleşik erkeklik hallerine tehdit addettiği var olma biçimlerini benimseyenleri, savunanları darp etmeyi, öldürmeyi, kapatmayı, kriminalize etmeyi, kaynaklardan aldığı payı birlikte yaşadıklarına rağmen hep artırmayı kendinde hak görür. 4 Ekim’de bu yaşamdan göçen İonna Kuçuradi’nin duru bir şekilde işaret ettiği gibi, hak savunusundan, hakların bütünselliğinden değil, kendinde ve kendine hak görmekten anlar; buna göre hareket eder.

Öyleyse zalim, 1980 darbesi sonrasında Diyarbakır işkence evinde tutuklulara dışkı yedirmeyi; salt  LGBTİ+ oldukları için insanları hapsetmeyi; herkesin olan maddi kaynakların yüzde 99’unu kendine ayırmayı; sokaklarda yaşayan köpekleri poşetlerin içine yığarak boğmayı, bakımevi adı altındaki diğer hayvanların toplama kampına tıktıkları canlıları çamaşır suyuyla öldürmeyi; bundan 11 yıl önce Hacı Lokman Birlik’i öldürmeyi ve sonrasında askeri aracın arkasına bağlayarak sürüklemeyi; henüz 12 yaşındayken karakoldan atılan havan mermisiyle öldürülen Ceylan Önkol’la ilgili hakkaniyetli bir yargı sürecini 17 yıldır işletmemeyi; Taybet Ana’nın bedeninin, öldürüldüğü yerde bir hafta bekletilmesiyle gücünü kanıtlamayı kendine hak görür. Bu salt erkle tanımlanamayacak, edinilen, atanan, meşru kılınan yetkilerle anlaşılamayacak bir algılama, davranma/tutum biçimidir. Şiddetin en örtük formundan apaçık formuna kadar uzanan bir yelpazede gözlemlediğimiz zulüm örnekleri ve özneler olarak zalimler, esasında kişisel olanın sınırları içerisinde debelenip dururlar; bu debelenmenin yarattığı öfke diğer varlıklara nefretle beslenen şiddet fiilleri üzerinden görünür.

Kişiselin sınırları aşılamadıkça, zalim bu alanın dışındaki bağlantılarını kişisel önceliklerle kurmaya devam eder; çoğunlukla mahrem olanın kırılgan güvenliğini mahrem olmayan, dolayısıyla yabancılarla dolup taşan alanlarda, karşılaşmalarda arar. Çabuk incinir, kırılır; çok korkar. Kırılganlığı, korkusu arttıkça şiddeti ve zulmü de artar.

Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği sosyo-politik süreçte, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde deneyimlense de zalimlerin, zulmün yükselişi, genel geçerleşmesi reddedilmesi zor bir olgu. Aynı şekilde, zalimlerin üzerinde durdukları kaygan zemin, birlikte yaşadıkları süreğen kayıp gitme, (gücü) kaybetme endişesi karşısında farklılıklarımızla birlikte yaşamaya dönük neşeli inadımız da yükseliyor. Zorbanın en zalim olduğu dönemlerin yok oluşuna en yakın anlar olduğu bilgisiyle umudumuz da.

Ne de olsa zulmün zemini kaygandır; zira altından kumsallarımız geçer.