• Homojenliği arzulayan erk sahipleri, rekabet sürecinde gittikçe benzeşirler; direneni oyundan atarlar. Siyasal alan monolitikleştikçe zalim, hüküm sürmeye devam eder.

HATİCE ERGÜN

Çok samimidir; öfkesinde de sevgisinde de. Rol yapmaz; içi neyse dışı odur. Hiddetini saklamadan dışavurur, üzüntüsünü de sevincini de. İnsanlarla ilişkisini dolayımsız kuranlardandır; doğrudan, kişisel ilişkiler samimiyetinin belgesi olur. Dayanamadığı eşit ilişkilerdir. Üstünde gördüğüyle de altında gördüğüyle de eşit ilişkiyi bilemez; bilemediği için beceremez. Ne de olsa mevcut insan toplumları eşitsizlik üzerinden işler.

Siyasal olanın toplumsal olanla bağlantısında, yönetenler – yönetilenler arasındaki ilişki ve ilgili mekanizmalar – retorikte, siyasal parti üyeliklerinde, parlamento/meclis düzenlemelerinde ve işleyişinde, yürütme-yasama-yargı ayaklarında, yerel yönetimlerin merkez yönetimle ve yereldeki halkla ilişkisinde – kişisellik üzerinden kurulduğunda siyasetin bittiği toplumun başladığı, muğlak sınırlar gözden yiter. Siyasal alandaki aktörler, kişisel araçlarla toplumu ele geçirir. Toplum, her kişinin özdeşleştiği, evinde, yatak odasında, ofiste, derslikte, sokakta, lokantada, dernekte, siyasal partide, oyun alanında toplumun suretiyle yer aldığı bir alana döner. Böylelikle, “aynaya baktığında devleti gören” faşistin dünyası, salt siyasetin eve girmesiyle tanımlanmaz, toplumun özel olanı, mahrem olanı işgaliyle ve şahsın toplumu yerle bir etmesiyle tamamlanır.

Onca çeşitliliğe, farklılığa, eşitsizliğe rağmen her şey, herkes aynıymış gibi davranıldığı, eşitliğin talebinin aynılık iddiasıyla kapatıldığı bir sosyo-politik oluş halidir, bu. Toplumun homojenliğini arzulayan erk sahipleri birbirleriyle rekabet sürecinde gittikçe benzeşirler; direneni oyundan atarlar. Siyasal alan monolitikleştikçe zalim, tüm samimiyetle hüküm sürmeye devam eder. Hiddetinde de sevincinde de daha da samimi olur. An gelir, zalimin tüm farklı maskeleri birbirine bakar; evdeki rolü, toplumdaki rolü, politikadaki rolüyle örtüşür.

Bu örtüşmenin yakın zamanlı bir örneği, Trump’ın yeni basın sekreteri Katie Zacharia’nın basın karşısına çıktığı ilk konuşmada “…başkanım, pardon, kocam..” lapsusunda görülür. Zacharia’nın lapsusu “bu daha oldu”yla işaretlemesi ise samimiyetin siyasal alandaki görüntüsüdür.

Öte yandan, bu örtüşmeler 25 yıldır iktidar hevesinden bıkmayan bir siyasal partiye ana muhalefeti, söylemsel pratiklerinin ve seçimlerdeki performansının tek zemini haline geldiği halde makro ve mikro düzeylerde iktidar partisinin izlediği programlara alternatif öneriler geliştiremeyen bir siyasal partinin içerisinde yaşadığı yarılmalara bakarken işe yarıyor.

Uzun süredir AKP’nin alter-egosu olarak işleyen CHP, özellikle 'butlan' kararından sonra AKP’nin kendiliğine doğru ilerliyor. Özgür Özel’in polisler eşliğinde Genel Merkez binasını terkedişinden bu yana, evde/ocakta olanlar, oldukları haliyle, kimi zaman pijamalarıyla, kimi zaman temizlikte kullandıkları giysilerle dışarıya çıkıyorlar; oldukları hal ne ise samimiyetle görünüyorlar. Kimi zaman dışarıda kullandıkları kıyafetleri çıkarmaya gerek duymadan uykuya yatıyorlar.

Böylelikle, 2024 yerel seçimlerinde Afyonkarahisar Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen, seçim konuşmalarında belediyesinin kapılarının sadece DEM Parti'ye kapalı olacağını, AKP adayının böyle bir söz veremeyeceğini söyleyerek, “…onlar ancak yaygara kopartırlar, kapalı kapılar ardından pazarlık yaparlar” diye devam eden Burcu Köksal, AKP’ye geçiş konuşmasında, “…Sayın Cumhurbaşkanımın önderliğinde… ailenin kutsallığına inananlar, toplumun değer yargılarına saygı duyanlarla aynı yol”da yürüyeceğini söyleyebilir. Bu sözlerle ikiyüzlülük, riyakârlık yaptığına karar vermekte sorun yok ama çok kolay bir saptama değil mi? Belki de Köksal, bir süreliğine taktığı maskelerden birini çıkarıyor; kendisine geri dönüyor.

Cemil Tugay, ocaktan çıkışı aslında bir kentten çıkışı. Evle kentin örtüştüğü, CHP’nin sağlam yerel oy potansiyeliyle tanınan İzmir’i seçimleri bekmeden AKP’ye teslimi şu cümlelerde özetleniyor: “Tahmin ettiğim, tanıdığım Erdoğan'dan çok daha başka bir insan gördüm. Ben karşımda çok dolu, saygın; üstelik babacan, doğal bir yaklaşım içerisinde olan bir insan gördüm. O gün açıkçası ben kendisinden olumlu anlamda çok etkilendim."

Faşist zamanlar, bir erkeğin Hobbes’un önerdiği, yeri geldiğinde bir monark kadar acımasız olmazsa çocuğunu terbiye etmekte başarısız olacak babalık rolüne soyunduğu zamanlardır da. Türkiye, artık tam anlamıyla böyle bir oedipal kompleksle yönetiliyor: Babalığa soyunanların şefkatle zorbalık arasında salınan şiddetiyle biat eden, heteronormatif yaşam iddialarını sahiplenen erkek ve kadın (diğer) erk sahipleriyle. Biat, erk araçlarının kullanımında mezalime hep kapı açıyor – Erdal Öz’ün Yaralısın’ını hatırlarız.

Faşist zamanlar, mezalimin yaygınlaştığı zamanlar siyaseti ve toplumu anlamaya çalışırken psikolojinin terimlerine başvurmayı kaçınılmaz kılan zamanlardır da… Bu da başka bir yazının meselesi olsun.