- NATO ülkelerinin halkları, şimdi öncesine göre daha zor koşullarla karşı karşıya. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi alanlara ayrılan kaynaklarda kesintiye gidiliyor.
CAFER TAR
Ankara‘da yapılan NATO toplantısı öncesinde yoğun tartışmalar vardı; gerçekten de bir dönemin kapanmasında çok önemli bir rol oynamış olan NATO, son günlerde derin bir kimlik bunalımına girmişti. Aslında sadece NATO değil, Batı ittifakının kendisi tartışmalı hâle gelmişti. ABD Başkanı Donald Trump‘ın “ABD‘nin NATO‘dan çıkmayı değerlendirdiğine” yönelik ifadeleri ise işleri büsbütün kötüleştiriyor, NATO‘yu bir tür varlık tartışmasının içine sürüklüyordu. Donald Trump'tan bu sözleri duyan herkesin doğal olarak aklına gelen ilk soru şuydu: “ABD olmadan NATO olur mu?”
Bence olmaz. ABD olmadan da Avrupa ülkeleri kendi güvenliklerini sağlayabilmek için askeri bir ittifak kurabilir fakat bu NATO olmaz. ABD, sahip olduğu askeri kapasite ile ekonomisinin büyüklüğü ve dinamizmi sayesinde tartışmasız biçimde yalnızca NATO‘nun değil, Batı dünyasının da lideri olmaya devam ediyor. Bu, Donald Trump, ABD Başkanı olmadan önce böyleydi; ondan sonra da uzunca bir süre böyle olmaya devam edecek.
NATO esas olarak “Soğuk Savaş“ döneminin ürünüdür; II. Dünya Savaşı’na kadar küresel ölçekte savaşlar genellikle Batılı ülkeler arasında olmuştur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği gibi büyük bir güç ortaya çıkmış ve bütün dünya dengelerini değiştirmiştir. Bu yeni durum ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi geçmişte küresel güç mücadelesinin merkezi olan ülkeleri merkez ülke olmaktan çıkarıp taraf ülke hâline getirmiştir. Eğer bir araya gelip NATO gibi bir ittifak etrafında birleşmeselerdi bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. ABD dahil Batılı ülkelerin tamamının NATO benzeri örgütlere ihtiyacı vardır. NATO olmazsa örneğin Almanya kendi güvenliğini sağlayamaz. Avrupa Birliği olmazsa örneğin Fransa refahını koruyamaz; küçücük Fransa pazarı Fransız ekonomisini ayakta tutamaz; Fransa kendi başına küresel güç mücadelesini sürdüremez.
Rusya, Çin ve Hindistan’ın sahip oldukları doğal ve insan kaynakları ile yollarına tek başına devam edebilme olanağı, küçük Avrupalı ülkelere göre daha fazladır. ABD biraz bunun istisnası durumundadır fakat onun da küresel merkez güç olma iddiası tamamen biter. ABD, tek başına bir süre sonra Çin ile rekabet etmekte çok zorlanacak; şimdi bile aslında inanılmaz derecede zorlanıyor.
Bu yeni durumun dış politika ve küresel güç mücadelesi açısından yaratacağı sonuçlar, televizyonlarda ve yazılı basında uzun bir süredir tartışılıyor. Bunun tek tek bütün NATO ülkelerinin iç politikasına mutlak yansımaları olacak. Uzun bir süredir sosyal sorunlarla karşı karşıya olan bütün NATO ülkelerinin halkları, şimdi öncesine göre daha zor koşullarla karşı karşıya.
Eskiden Sovyetler Birliği’nin yarattığı iş ve yaşam güvencesine sahip sosyalist bireyle rekabet etmek zorunda olan Batılı ülkeler, “Güvenlik mi, yoksa refah mı?“ sorusuna “Refah“ cevabını vermişlerdi. Günümüzün sosyal devleti bunun üzerinden inşa edildi fakat şimdi aynı koşullar yok ve Batı sermayesi yeniden kendi fabrika ayarlarına dönüyor.
En son Ankara‘da yapılan toplantıda NATO ülkelerinin liderlerinin tamamı, güvenlik devleti konseptini onaylayarak evlerine döndüler. Bunun sadece askeri ve ekonomik sonuçları olmayacak; aynı zamanda sosyal ve siyasal sonuçları da olacak. Her şeyden önce bu ülkelerde yaşayan halklar, öncesine göre daha fazla fakirleşecek. Daha önce devletler yıllık bütçelerini oluştururken biraz olsun toplumun zayıf kesimlerinin durumunu da dikkate alırdı fakat bundan sonra sadece devletin güvenliği öne çıkacak. NATO ülkelerinin halkları, bundan sonra bu baskıyı her geçen gün daha fazla hissedecek.
NATO Ankara toplantısında bütçenin yüzde 5'nin güvenlik için ayrılması kararı verilerek, daha büyük ordular, daha fazla silah stoku, siber güvenlik yatırımları, sınır güvenliğinin artırılması dâhil bir dizi askeri faaliyetin önü açılmış oldu. Bunların tamamı ancak daha önce sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi alanlara ayrılan paralarda kesintiye gidilmesiyle mümkün olabilir.
Türkiye cephesinde ise durum daha da vahim. Türkiye‘de resmi işsizlik oranı yüzde 8,3 olarak, yani 3 milyon civarında ilan edilmiştir. Halbuki Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), atıl iş gücü de bu rakama ilave edilirse bu oranın yaklaşık yüzde 29 olduğunu söylüyor. Bu, Türkiye‘de her üç insandan birinin işsiz olduğu anlamına geliyor. Bu koşullarda Türkiye gibi bir ülkenin ilk yapması gereken şey, istihdam artıran hizmetler, imalat, inşaat ve KOBİ faaliyetlerini desteklemek olmalıyken, AKP iktidarı bunun tam tersini yapıyor. Kaynakları, insan istihdam kabiliyeti çok az olan silah sanayisine aktarıyor. Bunun toplum tarafından çok kolay kabul edilmeyeceği ve bunun Erdoğan‘ın iktidarına mal olma ihtimalinin olduğu kesindir. İşte bu nedenle Erdoğan, muhalefete 'mutlak butlan' benzeri uyduruk mahkeme kararları ile müdahale ediyor.
Yeni bir toplumsal mücadeleler çağına giriyoruz; hem ideolojik hem de örgütsel hazırlığımız tam olmalı!