- ABD ve Avrupa devletlerinin birçok konuda çıkarlarının farklılaştığı merkezkaç bir dünyada yaşıyoruz ve bu süreç her geçen gün daha da hızlanacak.
CAFER TAR
ABD-İsrail ile İran savaşı, dünyadaki politik ve askeri dengeleri oldukça zorladı. ABD ve İsrail yönetimi, Suriye’de Esad iktidarına El-Şara eliyle son verdikten sonra bölgede İran ve dolayısıyla Rusya ve Çin’in etkisini en aza indirmek için İran’a yoğun bir saldırı dalgası başlattı. Başlangıçta çok etkili olan saldırılar, bir süre sonra İran tarafından dengelendi.
Özellikle Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması, hem askeri dengeleri hem de dünya ticaretini oldukça olumsuz etkiledi. Birçok ülke ikircikli bir duruş sergilemeye başladı. Ne açıkça ABD ve İsrail’in yanında olabildiler ne de onları karşılarına alabildiler. Özellikle başta Almanya ve İngiltere olmak üzere birçok Batılı devlet bu konuda açıkça hayal kırıklığı yaşıyordu.
ABD, savaş kararını tek başına almış ve diğer Batılı devletleri bilgilendirmemişti. Bu durum, Soğuk Savaş sonrası ilk defa oluyordu ve birçok devlet kendisini aldatılmış hissetmişti. Özellikle Ortadoğu’da İran’a yönelik böyle bir saldırı kendilerini de doğrudan ilgilendiriyordu ve ABD en yakın müttefiki İngiltere’yi bile bilgilendirmemişti. Bu yeni durum, ABD ve İngiltere arasındaki ilişkilerde son 70 yılda yaşanan en önemli kırılma noktalarından biri olmuştu.
ABD yönetimi, daha sonra İngiltere’nin bölgedeki askeri üslerini kullanmak istedi fakat İngiltere, buna başlangıçta sıcak bakmadı; savaşın ilerleyen günlerinde İran’ın kendi üslerine ve diğer bölge ülkelerine saldırılarının artması üzerine çok sınırlı bir onay verdi. İngiltere, bu noktada tamamen ABD-İsrail çizgisine gelmedi fakat uzun süre tarafsız kalmayı da başaramadı.
Bu noktada sadece İngiltere değil; başta Almanya ve Fransa olmak üzere diğer Avrupalı devletlerin öncelikleri ile ABD-İsrail ikilisinin öncelikleri arasındaki fark belirleyici oldu. Soğuk Savaş yıllarında bu fark tolere edilebilirken günümüzde artık daha önemli hale geliyor. Muhtemelen bundan sonra ABD ve diğer Batılı devletler arasındaki öncelikler ve politika hedefleri, bariz bir biçimde farklılaşacak. Trump’ın her defasında Avrupalı meslektaşlarına çıkışmasının en önemli nedeni de budur.
ABD kesin olarak İran’ın nükleer bir güç olmasını istemiyor. Nükleer bir güç haline gelmiş bir İran’ın bir daha kesinlikle kontrol edilemeyeceğini ve bölgede bir süre sonra inisiyatifi kaybedeceğini düşünüyor. Yeni ABD yönetimi, İran’ın nükleer bir güç olmasının sadece diplomatik çabalarla mümkün olmadığını düşünüyor; halbuki Avrupa diplomatik baskıları artırarak sonuç almayı denemek istiyor.
Avrupa devletleri, İran’da rejim değişikliğine kadar giden bir sürecin bölgesel istikrarı tamamen bozacağını ve İran-İsrail savaşının kontrolden çıkacağını, bunun bir süre sonra bölgesel bir savaşa dönüşebileceğini düşünüyor. İran yönetimi de Avrupa’nın bu kaygısını bildiği için savaşı bütün bölgeye yaymak için yoğun bir çaba içerisindeydi.
Ayrıca AB ülkeleri ve İngiltere, İran’da mevcut idari yapı bozulursa bunun yoğun mülteci dalgalarına neden olacağını ve bunun kendileri tarafından tek başına kontrol edilemeyeceğini düşünüyorlar. Daha önce Suriye iç savaşı sonrasında yaşanan göç dalgası, AB ülkelerinin iç siyasetinde radikal bir değişime neden oldu. Birçok ülkede aşırı sağcı partilerin yeniden sistemi tehdit edecek kadar büyük bir politik akıma dönüşmesi, söz konusu göç dalgalarından sonra olmuştur. İran’ın istikrarsız hale gelmesi sonucunda ortaya çıkacak yoğun bir göç dalgası, muhtemelen söz konusu aşırı sağcı partilerin iktidara gelmesiyle sonuçlanacaktır.
Ayrıca İran merkezli bölgesel bir savaş, bütün Avrupa ülkelerinin petrol tedarikini olağanüstü istikrarsız hale getirecektir. Bu, zaten bir süredir küresel rekabetin yol açtığı sorunlarla boğuşan Avrupa ülkelerinin ekonomisini büyük bir durgunluğa sürükleyebilir. Halbuki ABD, İran savaşı sonrası dünyanın en çok petrol ihracatı yapan ülke konumuna geldi. Üretimini günlük 6 milyon varil bandına yakın bir seviyeye çıkardı. Savaş nedeniyle Körfez ülkeleri, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol arzını kısmak zorunda kaldılar ve piyasada milyonlarca varillik bir açık oluştu. Bu, ABD ekonomisi açısından büyük bir fırsat haline geldi ve daha önce eksik kapasiteyle çalışan ABD rafinerileri hızla üretimlerini maksimum kapasiteye çıkardı. Bu durumda ABD rafinerileri yüksek miktarda benzin, dizel ve jet yakıtını olması gerekenden çok daha pahalıya satarak büyük miktarda gelir elde ettiler.
Aslına bakarsanız Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasından ABD dışında bütün dünya kaybetmişken, ABD ekonomisi bundan kazanç sağlamıştır. Bütün bunlardan da net olarak anlaşılıyor ki; ABD ve Avrupa devletlerinin birçok konuda çıkarlarının farklılaştığı merkezkaç bir dünyada yaşıyoruz ve bu süreç her geçen gün daha da hızlanacak. Dünyada hiçbir güç bunun üzerinden atlayarak artık politika yapamaz.