- Azerbaycan’da yaşanan, aslında başörtüsü meselesi değildir; başörtüsü üzerinden örgütlenmeye çalışılan bir iktidar değişikliği çalışmasıdır. Aliyev'in sert tavrı da bundandır.
CAFER TAR
Azerbaycan ile Türkiye arasında son günlerde yaşananları dikkatlice takip etmek lazım, çünkü orada yaşayanların sadece Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini değil, Türkiye’nin bütün bölgeye nasıl yaklaştığını gösteren önemli bir gelişme olarak değerlendirilmesi yerinde olur.
Başlangıçta okullarda başörtüsü yasağı olarak başlayan gerilim, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un Azerbaycan’da katıldığı bir toplantının Hakan Fidan tarafından adeta şov yapılarak terk edilmesi ve en son Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye’de yapılan 13. Türk Cumhuriyetleri toplantısına Erdoğan’ın bütün ısrarına rağmen katılmamasıyla zirve yapmış durumda. Halbuki herkes aksini düşünüyordu; sözde Türkiye ve Azerbaycan tek millet iki devletti ama öyle görünüyor ki Türkiye, Azerbaycan’ı da fiilen "tek devlet, tek millet" parantezine almak istiyor. Bir süredir bunun farkına varan Azerbaycan liderliği de tek devlet parantezine girmemek için hızla Türkiye ile arasına mesafe koymaya çalışıyor.
Görünürde gerilim Azerbaycan hükümetinin öğrencilerin devlet okullarında başörtüsü takmasını fiilen yasaklamasıyla başladı fakat başörtüsü tartışmaları kendi başına hiç de masum değil. Azerbaycan siyasetinde etkili olmak isteyen bir çevre, başörtüsü üzerinden örgütleniyor. Azerbaycan liderliği de cemaatler üzerinden hızla yaygınlaştırılan bu faaliyetin bir süre sonra kendi iktidarını hedef alacağını Türkiye pratiği üzerinden anlamıştı. Siyasal İslamcılar, başörtüsü mağduriyeti üzerinden örgütlenme ve iktidara yürümeyi birkaç ülkede denediler ve bu örgütlenme ve mağduriyet yaratma modeli, bu ülkelerin neredeyse tamamında başarılı da oldu.
Burada sorun başörtüsü değil, insanların inançlarına göre kıyafet seçme hakkı elbette kısıtlanamaz; hatta bunun bir ölçüde devlet tarafından inanç özgürlüğü temelinde güvenceye alınması da gerekir. Burada olan başka bir şey; siyasal İslamcı çevreler bunu bir siyaset stratejisi, bir iktidara yürüme modeli olarak işletiyor. Bu, uzun bir süredir sır değil; bunu en çok 'yeşil kuşak' yaklaşımı ile sosyalist mücadeleyi kuşatma altına alan ABD ve müttefikleri biliyorlar; hatta bizzat bunu bir strateji olarak kendileri geliştirdiler. Benzer bir yoldan İsrail, Filistin Özgürlük Hareketi’ni ortadan ikiye ayırarak çürüttü. İsrail bugün en büyük düşmanı olarak ilan ettiği HAMAS’ın Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı örgütlenmesine yardım etti ve başörtüsü bunun en önemli enstrümanlarından biriydi.
Bu tartışmanın bıçak sırtı bir çizgide yürüdüğünü biliyorum. Tamamıyla inancı ve onun sembollerini iktidara yürümek için bir tür silaha dönüştürmüş olan siyasal İslamcı çevreleri deşifre etmeye çalışırken, kendimizi samimi inancından dolayı başını örten kadınlarla ve samimi Müslümanlarla tartışmalı halde bulabiliriz. Oldukça hassas bir konuyu konuşuyoruz. Bundan dolayı oldukça dikkatli olmaya çalışıyorum fakat konuyla ilgili bütün çevrelerin de bildiği gibi Azerbaycan’da yaşanan, aslında başörtüsü meselesi değildir; başörtüsü üzerinden örgütlenmeye çalışılan bir iktidar değişikliği çalışması. İlham Aliyev ve müttefiklerinin bu kadar radikal tavır almalarının en önemli nedeni de budur.
Türkiye-Azerbaycan geriliminde İsrail faktörü özellikle öne çıkıyor. Azerbaycan’ın, İsrail ile geliştirdiği stratejik ilişkiler Türkiye’yi çok rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık, İsrail Cumhurbaşkanı’nın Asya’da İş birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı için geldiği Azerbaycan’dda konuşma yaparken Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın toplantıyı terk etmesi sonrası daha da görünür hale geldi.
Erdoğan ve ekibi, giderek daha fazla alt-emperyal bir devlet olduklarına inanıyorlar. Bu yanlış inanış, onları kimi zaman gereğinden fazla cüretkar davranmaya itiyor. Eğer bir devlet, komşularıyla ilişkilerine böyle bakmaya başlarsa diğer ülkelerle ilişkilerinde kendilerinin daha yukarıda olduğunu düşündükleri bir hiyerarşinin var olduğunu varsayar. Türkiye bir süredir diğer komşularıyla tam da böyle bir ilişki kuruyor. Türkiye’yi yönetenlerin bu tutumu, ilişkileri fazlasıyla yoruyor. Hakan Fidan gibi kendini abartarak yaşayan Türk yetkililer ve onların Cemaat sonrası yeni müttefiki olan ulusalcıların dış politika eğilimleri, Türk dış politikasının yönünü net olarak ortaya koyuyor. Bunu, herkes gibi İlham Aliyev ekibi de anlıyor ve kendi iktidarları adına endişe duyuyorlar. Böylece hem 'tek millet iki devlet' yaklaşımının hem de Türkiye’yi yönetenlerin iç ve dış politika anlayışının ne kadar zor ve sorunları artırıcı bir karakteri olduğunu daha net anlıyoruz.
Türkiye, bir an önce hem içeride hem dışarıda komşuları ile aynı göz hizasında ilişki kurmaya başlamalıdır. Aksi yönde davranışlar "Yeni Osmanlıcı" yaklaşımlarla birleştiğinde bütün komşularında; içeride Türk ve Sünni olmayan çevrelerde derin endişelere neden oluyor. Bu yaklaşım bölge barışına katkı sağlamaz; aksine sorunları daha da büyütür.
Aslında Azerbaycan-Türkiye ilişkileri üzerinden başladık ama geldiğimiz yer, Türkiye’nin kendi içerisinde başta Kürt sorunu olmak üzere diğer birikmiş sorunları neden çözemediğini de izah ediyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Barış ve Demokratik Toplum çabaları bu açıdan sadece Türk ve Kürt ilişkilerini düzenlemez; aynı zamanda Ortadoğu ve Kafkasya’da da barışı ve refahı düzenler. Eğer içeride bu süreç başarıyla sürdürülebilirse bölge barışı açısından da önemli bir adım atılmış olacaktır.