• Demokratik siyaset, diyalog ve müzakereyi meşru ve demokratik zemine çekmeli, şeffaf yürütmeli, hesap vermeli, karşı tarafa da hesap sorabilmelidir.

DEMİR ÇELİK

Totaliter rejimler, toplumu zapturapt altında tutmakla yetinmez, aynı zamanda yedeklemeye çalışır, rejimine rıza üreterek toplum içinden sorumlu/makul vatandaş algısını yaratır. Bu sayede muhalif parti ve hareketleri sistem içine çekerek pasifize edip etkisizleştirmeye bakarlar. Erdoğan’ın seçimli totaliter rejimine karşı nitelikli mücadele verilemiyor olmasının en önde gelen nedeni; kendisine muhalifim diyenlerin sorumlu/makul vatandaş sıfatının sınırlarına çekilerek ikna edilmiş olmalarıdır.

Erdoğan’ın totaliter rejiminin, kendisine muhalefet edenleri akçeli işlerden yararlandırarak, iktidardan nemalandırarak ve ikbal dağıtarak rejimine yedeklediğini hepimiz biliyoruz. Numan Kurtulmuşlar, Süleyman Soylular, Devlet Bahçeliler iktidar ve ikbalin cazibesi ile Erdoğan’ın eteklerine sarılmışlardı. Kılıçdaroğlu ise iktidar dışında kalmış muhalif kesimlerinin direncini kırmaya çalışarak, Erdoğan rejiminin sürdürülmesinin objektif koşullarını sağlıyordu. Özgür Özel’in CHP’si sokağı esas almaya çalışması, tekçi ve inkarcı devletle değil de Erdoğan rejiminin örgütlü kötülüklerini ifşa etmesi nedeniyle dağıtılmakla karşı karşıya kaldı. Geriye Kürt direniş hattı ile Kürtlerin yasal-demokratik yapıları kalıyordu. Son iki yıldır söz konusu bu direniş hattını diyalog ve müzakerenin tılsımına hapsederek; beklenti içine sokarak pasifize etmeye çalıştığı da biliniyor.

Süreç doğru yürütülmediğinde

Bu nedenle sürece doğru yaklaşmak, yaşanmışlıklardan dersler çıkarmak, herkesten çok demokratik siyasetin işi olmalıdır. Diyalog ve müzakere süreçleri amaca uygun yürütülemediğinde kazanan iktidar ve devletler olmuştur. Söz konusu bu yapılar, büyük mali kaynaklarla, uluslararası destekleri, askeri ve sivil bürokratik yapıları sayesinde inisiyatifi ele almanın her tür olanak ve imkanlarına sahip. İdeolojik aygıtlarıyla rıza üretebiliyorlar. Dolayısıyla egemenlikçi sistemin ve iktidar sahiplerinin kimi vaat ve sözlerine inanarak mücadeleyi elden bırakmak, tarihte kayıplara yol açmış, bugün de büyük büyük kayıplara neden olacak.

İki temel eksende yürür

Selçuklu, Osmanlı ve bu devletlerin geleneklerini sürdüren Türk devletinin tarih boyunca Kürtlere, Alevilere ve ötekilere yaşattıklarını hatırlamaya çalıştığımızda söz kurmanın, taahhütte bulunmanın tek başına bir anlamının olmayacağını rahatlıkla görmüş oluruz. Verilen nice sözlerin, taahhüt edilen nice vaatlerin yerine gelmediğinin acı tecrübesine sahip demokratik siyaset kurumu bu denli edilgen kalmamalıydı. Söz vermenin iki boyutu vardır; düşünce oluşturma ve eyleme geçme/pratikleştirmedir. Aynı şekilde diyalog süreçleride iki temel eksen üzerinden yürür; müzakere ve mücadele. Henüz barışın sağlanmadığı, yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulmadığı koşullarda mücadele esas alınmalıdır. Karşı gücü müzakereye getiren, çözüme zorlayan da esas olarak mücadeledir.

Biri ihmal edilirse

Görüşme süreçlerinde bu iki yapısallık öylesine radikal bir etkileşim içindedirler ki, biri ihmal edilirse diğeri direkt etkilenir ve zarar görür. Bir düşünce ve söylem, eylem boyutundan yoksun bırakıldığında, mücadelenin meşruiyetni esas almadığında, düşünce de müzakere de otomatik olarak zarar görür. Artık sözün yerini boş laf, lafazanlık ve spekülasyon almaya başlar ki bu da büyük tehlike demek olacaktır. Boş laf, eylemsizliği esas alır, sözün ve düşüncenin pratiğe dönüşmemesi, hayat bulmamasının sudan gerekçelerini üretmekle kendisini sınırlandırır. Değiştirme ve dönüştürme eylemselliği yerine, beklenti içine girerek söz kuranın insafına sığınmaya götürür insanı. Mücadele olmazsa değişim ve dönüşümün olma olasılığı olamaz. Bu hakikat ile birlikte düşünce/teori bir yana bırakılır, sadece eylem esas alınırsa hedeften ve amaçtan uzaklaşmaya neden olacağından büyük risk demeke olacaktır. Diyalog ve müzakere için oluşan olumlu havayı dağıtma, karşılıklı iyi niyetin sorgulanmasına yol açma potansiyeli taşır. Diyalog ve müzakere zeminini boşa düşüren olur. 

Alternatif üretip örgütleyen

Biyolojik olduğu kadar siyasi, sosyal ve kültürel varlık olan insanın, doğası gereği söz kurma, düşünce ifade etme ve düşüncesine uygun eylem ve mücadele içinde olması gerekiyor. Sosyal, siyasal ve kültürel bireylerden oluşan siyasi parti ve hareketler de varoluşsal olarak suskun kalamaz, sahte sözlere kanmazlar. İnsan varoluşsal olarak eleştiren ve sorgulayan olmakla kalmaz, alternatifi üreten ve örgütleyen, seçenekleri çoğaltan ve çeşitlendiren özellikleri ile tarihe yön veren tek varlıktır. Dünyayı, kosmozu anlamlandırmak ve onu değiştirmek bilinçli insan eylemselliğini gerektirir.  Bilinçli ve örgütlü mücadele etmek, bilinçli söz kurmak, dünyayı dönüştürme gücünü ve olanaklarını insan verir.

Sürecin inisiyatifi için

Diyalog, insanların birbirleri ile konuşması, görüşmesi olduğu kadar birbirlerini anlamaları, kendileri ile yüzleşmeleri ve süreci adlandırmalarının ilk adımıdır. Müzakere ise yaşanmışlıklara neden olan tarafların, anlamlandırdıkları süreci, kendi aralarında değerlendirmeleri, asgari müşterekte ortaklaşmaları ve asgari müştereğin pratize edilmesinin faaliyetidir. Bu temelde de yaşananlara kim daha bilinçli ve örgütlüce yaklaşıyor, alternatif ve seçenekleri ile ön açıcı olabiliyorsa sürecin inisiyatifini ele alma şansına sahip olur. Bu sayede, kendisini ve kendi önceliklerini karşı tarafa dayatma olanağını kazanmış olur. Diyalog ve müzakere süreçleri karşı tarafın iyi niyetine bırakılamaz. İlmik ilmik örülmesi gereken hassas süreçler bütünüdür. Bu nedenle diyalog ve müzakere süreci, yaşamı adlandırmak ve anlamlandırmak isteyenler ile istemeyenler, bir yandan karşı tarafın hakikatiyle yüzleşirken, diğer yandan da kendi hakikatini karşı tarafa aktarma fırsatını sunar. İnsanın kendi sözünü söylemesi ve dünyayı adlandırmasıyla dünya değişime ve dönüşüme uğruyorsa bireyin birey ile bireyin toplumla diyalogu her düzeyde ve her koşulda demokratik ve meşru zeminlerde sürdürülmesi gereken yöntem olmalıdır.

Demokratik siyasetin rolü

Bu yol ve yöntem de ancak demokratik siyasetin bilinçli, örgütlü toplumsallığıyla mümkün olabilir. Demokratik siyaset,  diyalog ve müzakereyi meşru ve demokratik zemine çekmeli, şeffaf yürütmeli, hesap vermeli, karşı tarafa da hesap sorabilmelidir. Tarafların birbirlerine ve değerlerine karşı saygılı olmaları, empati ve toleransla birbirlerine yaklaşmaları müzakerelerin olmazsa olmaz ilkesidir. İki yılı bulan son süreçte taraflardan devlet ve iktidar, diyalog ve müzakerelerin ruhuna uygun hareket etmemiş, şeffaf davranmamış, konjonktüre ve gelişmelere göre söz kurmuş, kurduğu sözlerin gereğini de yerine getirmemiştir. Devlet ve iktidarın zamana yayan, çürüten politik yaklaşımına karşın demokratik siyaset, hep beklenti içinde, iktidar sözcülerinin sözleri ve taahhütleri esasıyla pozisyon alıp toplumu beklenti içine sokarak, pasif ve edilgen kalmıştır. Siyasi parti ve hareketlerin politik süreçlerin öznesi ve temel aktörleri olmayı başarmamaları, onların figüran olmaları tehlikesini beraberinde getirir.