- Harıl harıl savaş hazırlığında olduğu savunma bütçesinden de anlaşılıyor. Bölge barışını tehdit edecek ittifaklara, askeri yatırımlara ağırlık veriyor. Teknofest gösterileri eşlik ediyor.
- Demokrasi, barış ve refahla alakası olmadığı anlaşılmasına; 'ova’ya inmenin, dağa çıkmaktan daha zor olduğu bir döneme rağmen süreci sahiplenmek, mücadelesini vermek gerekir.
HÜSEYİN GEDİK
İki yılı aşkındır süren; bazen yavaşlayan, bazen ivme kazanan ama ağır devinimlerle ilerleyen çözüm sürecinin algı farklılığı giderilmese de kendi mecrasında yürümeye devam ediyor.
Kürt tarafı, 'Barış ve Demokratik Toplum’ dedikçe devlet kanadı ise ‘Terörsüz Türkiye’; Kürtler, ‘çözüm süreci’ dedikçe karşı taraftan biri ise ‘geçiş süreci’ demektedir. Sürecin ismi üzerinde mutabık kalınmasa da bir sürecin varlığı üzerine çokça yorum yapılıyor ve doğal olarak daha da çok yorum yapılacaktır.
Çözümün tarafları arasında bir algı farklılığı olduğu, sürece verilen isim farklılığından anlaşılıyor. Kavram farklılığı, elbette düşünce, yorum, algı ve uygulamada da farklılık yaratacaktır. Yeni bir sürece başlangıç, tarz ve yöntemi neyse sonuca da öyle gidileceği muhakkaktır.
Bizim, ‘çözüm süreci'nden en kısa ve yalın haliyle anladığımız; Başkan Apo’nun çalışma ve yaşam koşulları süreci koordine edecek hale getirilecek, örgüt kadroları silahlarını bırakacak, devlet hukuki ve siyasi düzenlemeler yapacak, kadrolar Türkiye’ye dönüp demokratik siyasete katılacak şeklindedir.
Devlet projesi olarak tarif edildiği için devletin ‘Terörsüz Türkiye’ söyleminden çıkan sonuç ise "örgüt bütün uzantılarıyla birlikte silah bırakacak, teyit ve tespitten sonra yasal düzenlemeler resmiyet kazanacak, kadroların bir kısmını kapsam dışında bırakacak şekilde topluma geri dönüşün önü açılacak" şeklindedir.
Topluma geri dönüş ama hangi topluma dönülecek sorusu da önemlidir. Toplum kavramı için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Ahlaki çöküntünün, kültürel yozlaşmanın had safhada olduğu, refleksleri ölen, çürüyen, kutuplaşan, siyasete özne değil malzeme olan, toplumsallığı dağıtılmış bir topluma dönmenin de hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle 'demokratik toplum' kavramı, can alıcı bir tespittir. Nereden bakılırsa bakılsın devletin yetersiz ve çözüme uygun düşmeyen bir yaklaşımı söz konusudur.
İktidarın şimdiye kadarki söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Kürt sorununun çözümüne dair bir perspektiften bakmak yerine, örgütü silahsızlandırmak, kadronun örgütlü yapısını dağıtmak, kendisi için tehlike olmaktan çıkarmak yönündedir. Salt bu düşüncenin kendisi bile tehlikelidir. Toplumsal sorunu çözen bir yaklaşım değildir.
Çözüm derken; Kürtlerin en doğal hakkının teslim edilmesi gerekir. Dil, kültür ve inanç varlığının resmen tanınması ve anayasal güvence altına alınmasıdır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü, halkın kendi kimlik aidiyetiyle demokratik siyasete katılması, yerel yönetimlerde kendisini yönetmesi, devlet mekanizmasıyla demokratik entegrasyonu gerçekleştirmesidir. Kürtlerin çözümden anladığı da beklentisi de bu yöndedir.
Sürece dair iki farklı söylem, aynı zamanda iki farklı yöne doğru gidiş anlamına gelmektedir. Sürecin netsizliği buradan başlayarak bütün bir tarihin akışını belirleyecektir. Meçhule doğru bir yolculuğun sonuçlarını önceden kestirmek haliyle zordur. Yorumlamakta zorlanılan konu tam da buradan başlamaktadır.
Dağa çıkışın bir hikayesi vardı. Amaç ve hedefi, strateji ve taktiği, örgütlenme ve mücadele yöntemi oldukça netti. Her şey özgür iradeyle belirlenmiş, benimsenmiş ve uygulanmıştır. Şimdi de benzer konularda netlikler vardır fakat demokratik standartlardaki bir devletle çelişmeyen ve demokratik sistemin ön kabullerine uygun bir zemine ihtiyaç vardır. Bunun yolu da Türkiye’nin demokratikleşmesinden geçmektedir. Demokrasi şartı olmazsa her şeyin tıkanması anlamına gelecektir.
Sürecin gelişmesi halinde dağdan inişin farkı da burada ortaya çıkmaktadır. Demokrasi şartına bağlanmış bir geri dönüştür. Devletin belirleyeceği hukuki ve siyasi sınırlara, atacağı pratik adımlara bağladır. Bu bağımlılığın, Kürtler üzerinde yeni bir tahakkümden ziyade karşılıklı kabule, anlayışa ve yasal güvenceye dayanması gerekiyor. Bu konularda da ciddi bir güvensizliğin var olduğunu belirtmek gerekir.
Dağdan geri dönüşler yasal güvenceye bağlansa bile hukukun uygulanmadığı ve hiçbir güvencenin güven vermediği bir sisteme dahil olunacağı peşinen bilmekte fayda vardır. Bu konuda büyük risklerin göze alındığını varsaymak gerekir.
Devletin şimdiki uygulamalarında, literatüründe demokrasi, hukuk, yasa, anayasa, insan hakları gibi kavramlar rafa kaldırılmıştır. Siyasi çıkarlar, iktidar olma hesapları, her şeyin önüne geçmiştir. Muhalefeti acımasızca ezmesi, siyasi rakip olmaktan çıkarması, iktidarını güvence altına almak ve mutlak otoriter güç kurmak anlamına gelmektedir. AKP ve Cumhur İttifakı, iktidar değişikliğine asla izin vermeyecek şekilde ne gerekiyorsa onun gereğini yapmaktadır.
‘Barış ve Demokratik Toplum’ belirlemesi, Türkiye’nin mevcut kurgulanmış siyasi yapısında olmayan kriterlerdir. İçeride olduğu gibi dış siyasette de harıl harıl savaş hazırlığı içindedir. Savunmaya ayırdığı bütçeden de anlaşılmaktadır. Bölge barışını tehdit edecek ittifaklara, askeri yatırımlara ağırlık vermektedir. Teknofest gösterileri de siyasetin araçları haline geldi.
Devletin ‘çözüm’ dediğinden çıkarsadığımız sonuç, savaşa daha fazla hazırlık yapma anlamındadır. Demokrasiyle, barışla, toplumun refahıyla uzaktan yakından alakası olmadığı anlaşılıyor. Mevcut gidişatı olumsuz göstermek ve karamsar bir tablo çizmekten ziyade, iktidarın güven vermeyen uygulamalarına dikkat çekerek çözümüm ruhuna ve toplumun çıkarına uygun davranmasını talep etmektir.
Zorunlu bir çözüm aşamasına gelinmiş olması, toplumsal barışa ve demokrasiye duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bölgede yaşanmakta olan siyasi ve askeri karmaşadan, savaş tehlikesinden halkları korumak, uzlaşmak ve çözüm odaklı bir perspektifle sorunları çözmektir.
'Ova’ya inmenin, dağa çıkmaktan daha zor olduğu bir dönemdeyiz. Jean-Paul Sartre’nin deyimiyle ‘En kötü barış en haklı savaştan iyidir.’ Halkların geleceğine, demokrasiye olan ihtiyaçla ve barışa olan inançla bu süreci sahiplenmek, bunun mücadelesini vermek gerekir.