• Siyaset, amaçların doğru bir şekilde belirlenmesiyle sınırlandırılamaz; doğru hedefleri hayata geçirecek doğru insanları gerektirir. Onun için yeniden sorulmalı: Nasıl yaşamalı?

CİHAN DENİZ

Uzun bir zamandır Türkiye, Kürdistan, tüm bölge, hatta tüm dünya derin bir ahlaki çöküş girdabının içinde sürükleniyor.

Bir yandan tüm topluma, insan varoluşunu adeta tüketmekle bir tutan tüketim çılgınlığı her yolla, günün 24 saati dayatılıyor. Herkes, artık ihtiyacı olsun olmasın, sahip olduklarıyla yetinmeyip sürekli bir şeyleri alması gerektiğinin kendisine empoze edildiği bir dünya içine hapsolmuş durumda. İnsanlığın ufku, artık yeni markalar, yeni modeller ile sınırlanmış durumda. Ezilen geniş kesimler için asla yaklaşılamayacak bir ufuk bu. Ezileneler, kendilerini avutmaları için verilenlerin ötesinde sadece hayal kurmaya mahkumdur, çünkü kapitalizm sürekli daha fazla tüketmesi için insanı kışkırtıyor ama aynı zamanda her geçen gün daha da ağırlaşan sömürü çarkları içinde insanların büyük bir kısmının bunlara ulaşması daha imkansız hale geliyor.

İnsanlar, sosyal medya çağı ile birlikte asla alamayacakları şeylerin hayalini kuracakları bir dünyanın içine hapsediliyor ama bu aynı zamanda bir noktadan itibaren ciddi bir gerilim ve öfkeye de yol açıyor. Sistem, bu öfkenin kendisi için yıkıcı sonuçlar doğurmasının önüne geçmek için aynı zamanda toplumun, ezilenlerin değer dünyasına, anlam dünyasına saldırıyor.

Toplumların, ezilenlerin bugüne kadar ayakta kalmasını sağlayan, değişimin öznesi olmasına imkan veren değerlerini hedef alıyorlar. Çok uzağa gitmeyelim. Kürt halkı, bugün ulaştığı noktaya toplumsal dayanışma, fedakarlık, ortak hayallere sahip olma ve bunlar için mücadele etme gibi değerleri koruyabildiği için geldi. Bugün tam da bunlar saldırı altındadır. Bunların yerine bencilliğin, sadece kendi çıkarını düşünmenin, diğer insanları kendi amaçlarının bir aracı olarak görmenin yüceltildiği yeni bir “değer(sizlik)ler” bütünü topluma dayatılıyor. Kapitalizmin çözümsüzlüğünün getirdiği öfke ve hınç duyguları da asıl tüm yaşanan sorunların kaynağına değil, sanal hedeflere ama en başta da kişinin kendisine yöneltiliyor. Uyuşturucu veya fuhuşun bugün Kürt coğrafyasında yaygınlığının nedenleri burada yatıyor.   

En önemlisi de bu yeni “değersizlikler” bütünü içinde siyaset, bir anlam ve değer erozyonu yaşıyor. Siyaset artık daha güzel, daha adil, daha yaşanabilir bir dünya hayalinin gerçekleştirenin bir aracı olmaktan çıkartılmak isteniyor. Bu, belli oranda başarılmıştır da. Siyaset içindeki çürümeler, yozlaşmalar toplumların ve ezilenlerin gözünde siyaseti, siyasi mücadeleyi sorgulanır hale getirdi. Bu ise toplum içindeki umutsuzluğu daha da derinleştiriyor. Halbuki kapitalizmin toplumun tüm hücrelerine dönük saldırılarına karşı elimizde hâlâ en güçlü silah siyasettir. Elbette doğru sorulara, vereceği doğru cevaplarla…

En başta siyaset, bir iktidar elde etme amacı olarak görülmemelidir. İktidar elde etme aracı olmamalı derken sadece geleneksel anlamıyla siyasal iktidar değil ama aynı zamanda bireysel ve küçük grup iktidarları da kastediliyor. Dolayısıyla siyaset kaç oy alındı, kaç belediye kazanıldı, kaç milletvekili çıkarıldı, kimler milletvekili veya belediye başkanı oldu gibi aslında sistemin bizi hapsetmek istediği sınırların ötesinde geçip bütünsel yaklaşmalı; kapitalizmin saldırılarına karşı toplumun kendini savunma refleksi olarak görülmelidir.

Diğer taraftan siyaset, sadece amaçların doğru bir şekilde belirlenmesi ile de sınırlandırılamaz. Siyaset, aynı zamanda bu doğru hedefleri hayata geçirecek “doğru” insanları de gerektiriyor. Bu ise uzun zamandır demokratik siyaset alanında unuttuğumuz, gündemimize almadığımız ama aslında bizi bugünlere getiren o soruyu yeniden sormamızı gerektirmektedir: “Nasıl yaşamalı?”

Bugün bizde de maalesef, kapitalizmin vaaz ettiği gibi, siyaset yapma ile kişinin yaşamı arasında, adeta bir duvar örülmüş durumda. Ulaşılmaz, eleştirilmez “özel alanlar”, “birey adacıkları” oluşmuş durumda. “Hatalar” veya “zaaflar”, kişinin özel yaşamı, bireysel yaşamı denilerek adeta eleştiri dışında tutulmak istenmektedir. Her geçen gün, sözü ile yaşamı birbirini tutmayan şizofrenik bir anlayış, daha fazla hakim kılınmak istenmektedir.

Bunun bizi bir yere götürmeyeceği, tersine bizi toplumdan yabancılaştıracağı açık seçik gözükmektedir.

Kapitalizmin topluma, ezilenlere ve onların örgütlü güçlerine dönük saldırılarını püskürtmenin ilk adımı, bu soruyu en başta kendimizden başlayarak sormak, sonra yine sormak, bıkmadan usanmadan sormaktır.

Bu soru, toplumsal ilişkilerin, siyasi ilişkilerin gerçek bir gündemi, doğruyu yanlıştan ayırmanın bir kıstası haline geldiğinde göreceğiz ki; tıpkı geçmişte olduğu gibi, tahmin ettiğimizin de ötesinde noktalara gelmişiz.