Duygu ve özlemin şairi: Ehmed Huseynî

Selim FERAT yazdı —

  • Duygu, özlem ve acının otantik şairi Ehmed Huseynî, burukça başı dik söz ustalarının mirası, inatçı yüreğin öfkesi, sevgisi ve vazgeçilmeyecek geleceğin ufkunu bahşediyor.

SELİM FERAT

"Kürt şiirinde yaralı bir adamın yüzyıllardır süren ağıtı“; "Kurmancinin kurumuş ruhunu sulamanın zamanı“ geldiğinde, bize merhaba diyen, yüksek perdede şiire tutkun adam…

1990'lı yılların ikinci yarısında MED-TV programlarında "rüyasıyla kaleme nini söyleten“ şair olarak tanıdım onu.  Dünyaya, konuştuklarına, sohbetlere merakla bakan, tereddütle yaklaşan; güven hissettiğinde beklenmedik ve ender gülüşüyle bir adım ötenizde size, "şimdi benimle konuşma şansına sahipsin“ duruşuyla, az sözle çok şey ifade eden bu şahsiyetin, 1989'da İsveç’e sürgüne gelmeden önce Şam’da felsefe öğrenimi gördüğünü yansıtan cümleleri, Dîwan (2002) eserinin son cümlesinden aktarıyorum: "Ölümün kefaretini kurutmada olduğumu tanıyın."

1960'ta çoğu daha 12 yaşına basmamış 250'den fazla çocuğun Rojava’daki Amûdê kentinde Şehrazad sinemasında yakıldığı yıl, 5 yaşındaydı. Amûdê şiirinde Ehmed Huseynî, "Göğsündeki acı karşısında nutkumuz tutuldu“ dizesiyle bilinçaltı suskunlukta saklı travmayı tercüme etmişti.

Huseynî’yi sohbetlerimizde, Kurmanciyi ustaca, biraz kendine münhasır uslupla yeniden bir Kurmancî yaratırcasına kullanan, "üst kişi“ pozundan feragat eden, ender bir şahsiyet olarak anımsıyorum.

Amûdê’den gelen bu dildeki estetiğin kırık kalbini, bir şiirinin şu mısrasından aktarıyorum: "Dilê min bi jena bêrikirinê dilikumî“ (Kalbim özlem acısıyla dolu).

Muhtemelen Nitsche’den devraldığı felsefik paradoks, yaşama bir gerçeklik gibi yakın duran bir Huseynî cümlesi: "Hayatın şafağıyla ölümün başlangıcını iç içe görüyorum.“

Kurmancîde bu ender şairin neden bu denli dili kendine özgü kural ve ivmeyle kullanmasının arka perdesindeki ruh halini aramaya koyuluyorum. Bunu yaparken Albert Camus’un hayatından kalan bir ızdırabın izini anımsıyorum. Camus’un validesi, Arapçayı bilmesine rağmen bir cümle kuramayacak kadar içe kapanık bir anneydi. Bunun etkisiyle, biraz boynu bükük, az da annesine kızgın Camus, Jan Paul Sartre ile arkadaş, sonra da rakip olacak kadar söz üretme becerisine sahip oldu…

Ehmed Huseynî ise Amûdê’de katledilen çocukların geride bıraktığı ızdırabın etkisinden kurtulması mümkün olmayan bir cendereden çıktıktan sonra "Şiirlerimde acının ruhunu ateşleme çabası gösterdim. Dedim ki, bu dil annemin dili olsun, başını sağ elimin üstüne koyup, ışığa veda eden annemin dili“ dedi ve

"Ey toprak!

sınırsız!

çiçeklerin solgunluğu

gülmeyen Kamışlo vatanında

Kürtler‘in öfkesi

maskelilerin yürek acısı

anlat bize“

dizeleri, onu kendi öfkesini tarihten hesap soran dik kafalı, dizgin tanımayan, şiiri bir sapan gibi kullanan, o usta kaleme dönüştürdü.

Buna rağmen kendisinden hesap sormayı, daha bir üst perdede atışmaktan yorulmayan Huseynî, "Şiir bugüne değin bana başarısızlık ve üzüntülerden başka hiçbir zevk vermedi. Böylece şiirlerde, ölüm hayatıma bir armağan olarak  sunuluyor“ derken, Dîwan'ın önsözünde "görünen odur ki, İsveç’te öleceğim“ öngörüsüne sahipti.

Amûdê’den kopup gelen Kurmancî rüzgarının Diyarbekir şiirinde "Anıların kırmızı bir gül gibi inatçı“ betimlemesiyle kızgınlığına çare aramaktan feragat etmeme çabasında olduğunun izi var.

"Bir gece lambası ol

Bir şafak ol

Peygamberin beşiği ol

Özgürlüğün yuvası ol

Bir güneş doğuşu ol ve aç güller gibi“ derken, herşeye rağmen Amûdê’nin geleceğiyle ilgili hayalini not etmeyi de unutmuyor.

Duygu, özlem ve acının otantik şairi Ehmed Huseynî, burukça başı dik söz ustalarının mirası, inatçı yüreğin öfkesi, sevgisi ve vazgeçilmeyecek geleceğin ufkunu bahşediyor. Önünde sevgiyle eğilerek…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.