- Türk ordusunu, şu anda sivil darbenin başında olan cuntalar yönetiyor. Pentagon, dünya savaşının ince işlerini Erdoğan’la değil, sivil darbenin elebaşlarıyla görüşüyor.
- Türkiye için biricik alternatif, 60 milyonluk Kürdistan’ın özgürleşmesi için çalışmak ve bu güçlü Kürdistan’la demokratik Türkiye’nin ittifakına dayanarak savaşın dışına çıkmaktır.
VEYSİ SARISÖZEN
NATO Zirvesi sona erdi. Bir ulusalcı komşumuz, zirve boyunca durup durup şu marşı berbat sesiyle duvarlarımızı sarsa sarsa okumuştu: “Ankara’nın taştır yolu-Her tarafı NATO dolu-Artık yetiş Kemal Paşa-Kan ağlıyor Anadolu”…
Acı acı güldüm. Ne “hakiki” Kemal Paşa’nın ne de onun koltuğuna NATO’cu rejimin oturttuğu “çakma” Kemal Paşa’nın yetişeceği var. Zirve sonuç bildirisini okudunuz. Paşalara çizilen yol çok açık. Yarın mı olur, bir başka zaman mı olur; artık Ukrayna ve İran savaşına Türk ordusunun bulaşacağı günler yakındır.
Bildirinin merkezinde Rusya ve İran var. NATO, Ukrayna’ya 100 milyar dolara yakın askeri ve ekonomik yardım yapma kararını aldığı sırada, İran-ABD savaşı yeniden başladı.
NATO’nun ikinci büyük ordusu TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri), Ege’den kovalanmak üzere olsa da Karadeniz’de Rusya’dan sonra en güçlü ordu. Üstelik, İran’ın sınırlarında Azerbaycan ile birlikte dehşetli askeri yığınağa sahip. Sahip ama hala “ucuz asker" deposu. İki dünya savaşından toplam 10-15 milyon insan kaybı ve ekonomik enkazla çıkan Avrupa, Ukrayna’ya silah ve para verir ama istese de yeni nesil gençliğini veremez. ABD de Vietnam ve Afganistan bozgunlarından sonra askerlerini İran dağlarında kırdırmayı göze alamaz. O nedenle hem Trump hem de Avrupa’nın kaşarlanmış liderleri, ucuz asker deposu Türk ordusunun anlı-şanlı Başkomutanı Erdoğan’ın sırtını sıvazlamakta.
Erdoğan başkomutan ama ne silahtan ne de tabya stratejisinden anlıyor, üstelik artık ayağına “çizme çekecek” takatte de değil. Türk ordusunu, şu anda sivil darbenin başında olan cuntalar yönetiyor. Emin olmak gerekir ki; Pentagon, dünya savaşının ince işlerini Erdoğan’la değil, sivil darbenin elebaşlarıyla görüşüyor.
Bu cunta dünya savaşının rüzgarlarında “Misak-ı Milli sınırlarına ulaşma” imkanının kokularını alıyor ve savaş endüstrisine hız verirken, önündeki en büyük “engeli” yok etmenin planlarını olgunlaştırıyor.
60 milyonluk Kürdistan’a egemen olmadan ne “Misak-ı Milli” sınırlarına yayılabilir, ne İran’ı Azerbaycan ile birlikte NATO adına işgal edebilir ne de güneyini garantiye almadan kuzeyinde Ukrayna savaşına müdahil olabilir.
İşte MİT Başkanı İbrahim Kalın, Irak’ta fink atıyor, İran’ı PJAK’a karşı kışkırtıyor ve Türkiye’de müzakere süreci “barış” hedefine değil, Garê ve Kandil’e karşı savaşa doğru yön değiştiriyor. Geçtiğimiz hafta hem KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı hem de Halk Savunma Merkezi Komutanlık Üyesi Murat Karayılan bu gelişmeyi vurguladı. Bu açıklamalarda hiçbir abartı yok. Açın haritayı, bakın. Türkiye, kuzeyinde Ukrayna-Rusya, doğusunda İran-ABD, güneyinde Lübnan-Yemen-İsrail savaşlarının tam orta yerinde. İçeride ise amansız ekonomik kriz şartlarında tırmandıkça tırmanan süreç içinde darbe ve faşizm süreci yaşamakta. Faşizm, savaş demek. Savaş ihtimali, faşizme ihtiyacın tepe noktaya fırlaması demek.
Çare nedir? İçeride iç savaşı püskürtmek, cuntayı tasfiye etmek, Erdoğan ekibini tecrit etmek, müzakere sürecinin barış ve demokrasi hedefine yönelmesini sağlamak için DEM Parti ve Özgür Özel CHP’siyle eylem birliğini acil olarak ve Türk-Kürt halklarının ittifakını stratejik olarak gerçekleştirmek.
Hiç kimse şunu unutmasın: Başkan Öcalan özgür olmadıkça, müzakere süreci PKK’nin feshi ve gerillanın silahsızlanması yoluyla barış ve demokrasi hedefine ulaşamaz. Ulaşamayınca sivil darbe de püskürtülemez. Böyle olunca ne olur? Başkomutan Erdoğan, Ukrayna ve İran savaşına bulaşmadan önce Garê’ye ve Kandil’e saldırı emrini, cuntanın yazdığı metinden promterde okur ve okur okumaz da Karayılan’ın açıkça dile getirdiği gibi yeni tekniklerle donanmış Kürdistan dağlarının granit kayalarına başını vurmuş olur. Hem Türk devleti hem de Kürdistan, dünya savaşında kaosun labirentinde meçhul bir geleceğe ne yazık ki sürüklenir. Kısa erimli hedef işte bu kaosu önlemektir.
Uzun erimli alternatife gelince… “NATO’ya hayır” sloganını desteklerim. Üniversiteye adımı attığım ve Türkiye İşçi Partisi'ne üye olduğum günden beri “NATO’ya hayır” diyen Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Adnan Cemgil’in “gençlik kolu üyesi” olarak NATO'ya hayır sloganı dilimden düşmedi. Artık yalnızca NATO’ya hayır demek yetmez, çünkü artık Türkiye’nin kendisi, geçmişteki NATO’ya bağımlı ve “mazlum” bir devlet değil, bölge pazarlarını zapta kalkan bölgesel emperyalist bir ülke. “Düşman bu ülkenin içinde” ve içindeki düşmanı yenemezsen "NATO’ya Hayır" demek artık sadece bir slogan olmakla kalır. Üstelik “anti emperyalizm şekerine bulanmış milliyetçi bir slogan"dan öte anlam taşımaz. Dünya değişti: Artık NATO’dan çıkıp sosyalist dünya sistemiyle ittifak kurarak bağımsızlığa kavuşmak hayal bile değil. "NATO'ya Hayır" diyerek NATO'dan çıkılmaz. İçimizdeki NATO'ya "Hayır" diyebiliyorsak bağımsızlığa kavuşuruz.
Türkiye için biricik alternatif, 60 milyonluk Kürdistan’ın özgürleşmesi için çalışmak ve bu güçlü Kürdistan’la demokratik Türkiye’nin ittifakına dayanarak tüm Ortadoğu’yu NATO’nun, yürüttüğü 3. Dünya Savaşı'nın dışına çıkarmaktır. Merkezinde 60 milyonluk Kürdistan'ın olduğu dört sömürgeci devletin demokratikleşmesi ve Ortadoğu'da konfederal bir Demokratik Cumhuriyetler Birliğinin kurulması Apocuların önümüze koyduğu biricik gerçekçi hedeftir.
Düşman devlet kamplarından biriyle ittifak, dünya savaşında Türkiye’yi “mayın eşeğine” çevirir. Tek yol “üçüncü yoldur.”