İktidarın Anayasa Mahkemesi tahammülsüzlüğü

Cihan DENİZ yazdı —

14 Ekim 2020 Çarşamba - 22:48

  • Geriye kalan mı? Agustinus’un dediği gibi, “Adaleti çıkarırsan devlet büyük bir çeteden başka nedir?”

Bugün iktidar kendini ne kadar güçlü göstermeye çalışırsa çalışsın, ne kadar kendini bu coğrafyanın tek hakimi olarak görürse görsün; gerçek bunun tam tersidir. Siyasette, ekonomide, diplomaside şahit olduklarımız tam tersi bir hakikate işaret etmektedir. İktidar kendini ne kadar güçlü, muktedir göstermeye çalışıyorsa, aslında o kadar güçsüzdür, o kadar kırılgandır. Silahların gölgesinde sergilediği gövde gösterileri, iktidarın artık miadını doldurduğu ve uzatmaları oynadığı gerçeğinin üstünü artık örtememektedir. Gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse de diplomatik hangi alana bakarsak bakalım göreceğimiz tek şey, iktidarın artık kontrolü kaybettiği, süreçlerin ardından sürüklendiği ve varlığını bir gün daha sürdürmek için çırpındığı gerçeğidir.
Mevcut iktidarın artık sona geldiğinin asıl göstergesi, iktidarın artık yıllarca kendisine oy verenlerin önemli bir kesimi de dahil toplumda artık rıza üretemez duruma gelmesidir. Bırakalım toplum içinde rıza üretmeyi, atılan hiçbir adım iktidarın toplumsal tabanındaki dağılmayı ve parçalanmayı önleyememektedir. İktidarın elinde toplumda rıza üretebilmek için savaş ve nefret dışında elinde bir araç kalmamıştır. Ama o da artık eskisi gibi işe yaramamaktadır. Ne öldürülen Kürtler, ne Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, ne Yunanistan ile yaşanan gerginlikler, ne Libya ve en son bizzat Türkiye’nin tetiklediği Azeri-Ermeni savaşı artık bunların hiçbiri en ırkçı milliyetçi kesimlerde bile çok fazla bir etki yaratmamaktadır. Tüm bunlar ne iktidar bloğunun oylarındaki erimeyi durdurabildi ne de en azından kendi tabanları içinde bir konsolidasyon sağlayabildi. İktidarın yaptıklarının kendi tabanlarında bile bir inandırıcılığının olmadığının, kendi tabanlarının bile iktidarın varlığını bu şekilde sürdürebileceğine inanmadığının en güzel kanıtı, baroların yapısında yapılan değişiklik sonrasında iktidar yanlısı avukatların ikinci baroların kurulması konusunda gösterdiği isteksizliktir.
İktidar rıza üretemedikçe toplumdan gelen itirazlara, muhalefete karşı da bir o kadar tahammülsüz olmaktadır. Dolayısıyla da, bir iktidar artık rıza üretemiyorsa, varlığını devam ettirmeye çalışmasının yegane yolu zor kullanmaktır. Bugün bu coğrafyada olan tam da budur. İktidar, ikna edemediği, rıza göstermesini sağlayamadığı kesimleri zor kullanarak boyun eğdirmeye çalışmaktadır. Ve o kadar sıkışmıştır ki ne baskı da ne de zorbalıkta sınır tanımamaktadır. Helikopterden atılan Kürdü, tutuklanan siyasetçileri, hakkını arama adına sokağa çıktığı için şiddete maruz kalanları, sadece düşüncelerini açıkladığı için gözaltına alınıp tutuklananları, sistemin engizisyonu haline dönüşmüş RTÜK tarafından ceza kesilen radyo ve televizyonları ve daha nicelerini bizzat yaşayarak biliyoruz.
Ama asıl ilginç ve önemlisi, gelinen noktada iktidar varlığını sürdürmesinin kalan yegane araçları baskı ve zorbalığı uygulamasının önünde bir engel olduğunu düşündüğü oranda bizzat sistemin kurumlarını da hedef almaktadır. İktidarın duyduğu varoluşsal kaygı bugün öyle bir noktaya gelmiştir, kendi yaptığı yasaları bile kendisi için bir ayak bağı olarak görmektedir. Yapısını kendisinin belirlediği, üyelerini kendisinin atadığı Anayasa Mahkemesi’ni mevcut yasalara göre verdiği kararlar nedeniyle kendisi için bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Dün bir Bakanı’nın ağzından AYM’yi ve üyelerini tehdit eden iktidar bugün ise bizzat AYM’yi kaldırmayı gündemleştirmektedir. AYM kararlarına saygı duymuyorum diyen, AYM üyelerini tehdit eden iktidarın gücünü ardına alan bazı mahkemeler, açık hükümlere rağmen Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı gelmektedir.
AYM’ye ve kararlarına dönük tepkinin tek bir anlamı vardır. İktidarın yaptıkları, örneğin Selahattin Demirtaş’ın ve Osman Kavala’nın AYM karalarına rağmen cezaevinde tutulması, kendi yasalarına göre bile hukuksuzudur. Ama iktidar hukuksuzlukta ısrar etmektedir. Bununla birlikte, böylesi kararlar zaten içinde bulunduğu yönetememe krizini daha da derinleştirdiği için bu kararları veren AYM’yi hedef almaktadır. Bu anlamıyla, AYM’yi kaldırmayı tartışmaya açmak bile, başlı başına hükümetin yaşadığı krizin boyutunu göstermesi açısından önemlidir.
Ama daha da önemlisi bu tartışma iktidarın varlığını sürdürme adına gözünü tamamen karattığını ve artık “demokrasi”, “özgürlük” gibi maskeler takmaya gerek duymayacak kadar pervasızlaştığını göstermektedir. “Madem özgür ülkeyiz” diye başladığı sözüyle AYM’yi tehdit eden Bakan zaten bu gerçeği itiraf etmemiş miydi?
Eğer bir ülkede kontrol ve denge mekanizmalarının yoksa, yürütmenin yaptıkları denetlenmiyorsa, mahkemelerin kararlarının yürütme üzerinde bir bağlayıcılığı yoksa, orda bir oyun olarak bile olsa artık demokrasiden bahsedilmez. Geriye kalan mı? Agustinus’un dediği gibi, “Adaleti çıkarırsan devlet büyük bir çeteden başka nedir?”
Sonuç olarak bu, tüm muhalif kesimler için hem iktidarın ne kadar derin bir krizde olduğunun hem de varlıklarını sürdürmek için gözlerini ne karar karartabileceklerinin, bir gün daha iktidarın nimetlerinden faydalanabilmek adına kalan kırıntılarıyla demokrasiyi toptan rafa kaldırabileceklerinin bir işareti olarak okunmalıdır. Bunun karşısında iktidar zaten derin bir kriz içinde deyip bekleme lüksümüz yoktur. Tersine, bu ne pahasına olursa oldun iktidarda kalma siyasetine karşı, tüm muhalif kesimler, demokrasi isteyen tüm güçler, bir an önce demokrasiyi savunma ve yeniden inşa etme asgari hedefi etrafında bir araya gelmeli ve iktidarın gösterdiği aynı kararlılıkla baskı ve zorbalığa karşı, iktidarın devamı adına yapılan çılgınlıklara karşı mücadele etmelidir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.