Seküler ve laik yaşamdan kim ne anlıyor?

Demir ÇELİK yazdı —

16 Eylül 2021 Perşembe - 23:00

  • Cumhurbaşkan’ı, hükümet ve AKP sözcülerinin, devletin laik ve sosyal devlet olduğu söylemi, biz ezilenleri ve ötekileştirilenleri kendi yönetimlerine rıza göstermemizi sağlamaya dönük algı oluşturmaktan başka bir değerinin olmadığı iyi anlaşılmalıdır. 

Son günlerde laiklik konusu AKP- MHP iktidarınca gündeme taşınan konulardan biri oldu. İktidarın yeni anayasa çalışmaları kapsamında laikliği gündemleştirmek istemesi kendi ajandası için önemli görmektedir. El-Kaide, DAİŞ ve Taliban ile aynı dini hassasiyet sahibi olduklarını beyan eden Erdoğan için anayasadaki şekli ‘laik devlet’ söylemi bile tahammül edilmez görüldüğünden kamuoyunun tepkisini ölçmeye çalıştıkları anlaşılıyor. Yakın zamanda yüksek perdeden tartışmanın yanı sıra, kimi pratik adımları atmaya kalkışacakları anlaşılan, Türkiye’nin ‘laik devlet’ olup olmadığına bakmakta yarar vardır.

Yüz yıllık ulus devlet süresince, dört kez anayasa yazan Türkiye, inkarcı, katı merkeziyetçi zihniyetinden vazgeçmediği sürece daha çok anayasa yazmak durumunda kalacaktır. Anayasalar; devletin toplumla sözleşmesi olduğu, toplumun temel taleplerini devlet karşısında güvence altına alan bağlayıcı metinler olduğu gerçeğine karşın, Türkiye anayasalarının tümü, devleti koruma ve kollama amacını taşır. Toplumu ve haklarını güvenceye almak, devletin askeri ve sivil bürokrasine ve ideolojik aygıtlarına sınır çizme amacını gütmez. Aksine bireyin ve toplumsal kesimlere had bildiren, yasaklarla sınır çizen metinler olmuşlardır. Türkiye’de yapılan anayasalardan 1921 ile 1924 anayasalarında laiklik kavramı geçmez. Aksine bir durum 1924 Anayasasında, devletin dini İslam'dır denilmiştir. 3 Mart 1924’te hilafet kaldırıldığı iddiası sonrasında, Nisan 1924’te hazırlanan anayasada, devletin dini İslam'dır ibaresi, Kemalizm'in ne denli pragmatist olduğunu göstermektedir. Hilafetin kaldırıldığı iddiasının propagandasını yüksek sesle dillendiren Kemalist ideologlar, anayasadaki devletin dini İslam’dır ibaresini dillendirmekten hep kaçınmışlardır. Hilafetin kaldırıldığı söylemi ile Alevileri, ulus devlet sistemine yedekleyen devlet, bu sayede rıza üreterek, Alevileri başkalaşıma uğratmanın önünü açarlar.

Hilafetin kaldırıldığı yoğun propagandası ile yönetime rızalık veren Aleviler, Tekke ve Zaviyeleri kapatan, Alevi ocaxlarını dağıtan ve Pirlerin ocax taliplerini ziyaret etmelerini yasaklayan Kemalist devletin tekçi zihniyetini hiç sorgulamazlar. Çünkü Kemalizm, hilafeti kaldırdığının elmalı şeker ile akıllarını çelmeyi başarmıştır. Ulus devlet, toplumun önemli kesimini oluşturan Aleviler nezdinde, ürettiği rızalık üzerinden 1925’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak, dini ve inancı devletin denetimine alır. Başta İslam dini olmak üzere dinsel ve inançsal her tür sosyal ve kültürel faaliyeti denetimine alan ulus devlet, 1960 ve 1982 anayasalarında; ‘devletin laik ve sosyal bir devlet’ olduğu söylemini dilinden düşürmez. Buradan hareketle, Türkiye’de seküler yaşamın olduğu algısı oluşturulmaya çalışılır. Halbuki sekülerizm; dinin, dinsel yapı ve kurumların devletten bağımsız ya da özerk olmaları, farklı din ve inançtan insanların kanun önünde eşit olmaları demektir. Türk ulus devletinin inşasından bu yana, Türkiye’de hiçbir zaman seküler yaşam hayat bulmamış, Türk ulus devleti de hiçbir zaman laik devlet olmamıştır.

Gayrimüslim halkların azınlık sayılmaları nedeni ile kısmi bir kısım hakları kullanmaları mümkün olmuşsa da, kanun karşısında asla Türk ve Sünni İslam vatandaşla aynı eşit haklar sahibi görülmemişlerdir. Bu durumu Aleviler için çok daha ağır olmuştur. Aleviliği ne özgün inanç olarak kabul etmişler, ne de İslam’ın bir mezhebidir demelerine rağmen idari, siyasi alanlarda ve hukuk karşısında eşit haklar sahibi görmemişlerdir. Zorunlu din derslerine tabi tutulmuşlar, ibadethanelerine cümbüş evi denilmiş, inançları ve inanç değerleri sapkın diye yaftalanmış, Koçgiri ve Dersim soykırımları yaşatılmış, onlarca kez katliamlardan geçirilmişlerdir. Bütün bunlara rağmen ‘devletin laik, sosyal hukuk devleti’ olduğu söylemi, gerçek yaşamda karşılığı olmayan manipülasyon amaçlı söylem olmaktan öte bir değeri yoktur.

150.000 caminin ve bir milyon civarındaki personelin giderleri genel bütçeden karşılanan Diyanet İşleri Başkanlığı yargıdan, yasama faaliyetine, sosyal ve kültürel yaşam alanlarından, bireysel ve ailevi sorunların tümüne dair fikir beyan etmekle kalmıyor, tüm alanlara had bildiriyor, sınır çiziyor, yasal ve anayasal haklarını gasp ediyor. Buna rağmen Cumhurbaşkan’ı, hükümet ve AKP sözcülerinin, devletin laik ve sosyal devlet olduğu söylemi, biz ezilenleri ve ötekileştirilenleri kendi yönetimlerine rıza göstermemizi sağlamaya dönük algı oluşturmaktan başka bir değerinin olmadığı iyi anlaşılmalıdır. Halbuki laiklik; dini kişi ve kurumların devletin işleyişine ve devlet kurumlarına müdahale etmemesi; devletinde din işlerine karışmaması demektir. Devlet dine ve din işlerine karışmakla kalmıyor, nasıl yaşayacağımıza, ne yiyip içeceğimize, nasıl giyineceğimize, neye nasıl inanmamız gerektiğini bize dayatıyor. İnancımıza ve inanç değerlerine sinir çiziyor, devletin İslam’ı, devletin Alevisi olmayı bize dayatıyorken hangi laiklikten bahsedilebilinir ki!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.