- AKP’yi, İttihat ve Terakki’nin merkeziyetçi ve tekçi siyasal anlayışını çağın koşullarına uyarlayan tarihsel bir geleneğin devamı olarak değerlendirmek gerekir.
- Türkiye, AKP’lileşiyor mu? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin siyasal geleceği kadar Kürt özgürlük mücadelesini, demokrasi değerlerini ve çoğulcu bir gelecek kurma ihtimalini ilgilendiriyor.
ŞEMSETTİN ÖZER
Nasıl ki bir dönem Alman toplumu Hitler’in ideolojisi etrafında yeniden biçimlendirildiyse, Türkiye’de de AKP’lileşme süreciyle otoriter bir siyasal ve toplumsal düzen kurumsallaşıyor. Asıl tehlike, bunun Türkiye sınırlarını aşarak Ortadoğu’yu ve özellikle Kürt halkını hedef alan daha geniş bir felakete dönüşmesidir. Bu nedenle AKP’yi yalnızca güncel bir iktidar olarak değil, İttihat ve Terakki’nin merkeziyetçi ve tekçi siyasal anlayışını çağın koşullarına uyarlayan tarihsel bir geleneğin devamı olarak değerlendirmek gerekir.
Nazilerin deneyimi, toplumsal gerilemenin ilerlemeden çok daha hızlı gerçekleşebileceğini gösterir. İlerleme; toplumsal birikimin korunmasını, eleştirel düşüncenin gelişmesini ve farklılıkların tanınmasını gerektirir. Gerileme ise toplumda zaten var olan korku, önyargı ve düşmanlıkların siyasal iktidar tarafından örgütlenmesiyle hız kazanır.
Naziler, ulusal yeniden doğuş, ekonomik kalkınma ve toplumsal refah vaatlerini, Alman üstünlüğü ve sözde “saf Ari ırkın” egemenliği düşüncesiyle birleştirdi. Böylece daha iyi bir yaşam vaadi, kimin toplumun gerçek sahibi olduğu ve kimin dışlanacağı sorularıyla birlikte sunuldu. Faşist ideolojiler, nefreti yalnızca üretmez; onu bir kurtuluş projesine dönüştürür.
Siyasal İslam'ın kullanması
Türkiye’de de benzer bir mekanizma işliyor. AKP, siyasal İslamı yalnızca dinsel veya muhafazakâr bir kimlik olarak değil, toplumu ve devleti yeniden biçimlendirme aracı olarak kullanıyor. Dini değerler, milliyetçilik, muhafazakârlık ve toplumsal kurtuluş söylemi; tek dil, tek millet ve tek kimlik anlayışı etrafında birleştiriliyor. Toplumdaki kimlik çatışmaları ve önyargılar, propaganda, medya ve devlet kurumları aracılığıyla yeniden üretilirken siyasal sadakat, toplumsal aidiyetin ölçütü hâline getiriliyor.
Buradaki mesele, dinin veya muhafazakârlığın kendiliğinden otoriter olması değildir. Sorun, bu değerlerin iktidarın sürekliliğini güvence altına almak, farklılıkları bastırmak ve siyasal itirazları gayrimeşru göstermek için kullanılmasıdır. Böylece topluma kurtuluş olarak sunulan proje, iktidarın kendi gücünü kalıcılaştırmasının aracına dönüşür.
İttihat ve Terakki’den miras
AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi'ne yaklaşımında, İttihat ve Terakki’den devralınan tekçi devlet anlayışının zamana uyarılmış oyalama taktiği ile diktatörlüğünü kurumlaştırmayı hedefler. Farklı kimlikleri merkezi bir ulusal kimlik içinde eritmeye dayanan bu anlayış, Kürtlerin siyasal iradesini ve özgürlük taleplerini tanımak yerine onları güvenlikçi bir çerçeveye hapseder.
Mehmet Uçum'un hezeyanları
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, Önder Apo'nun koşullarına ilişkin hukuki değişiklik olmayacağı yönündeki açıklamaları ve küçümseyici olarak değerlendirilebilecek söylemleri de bu bağlamda ele alınmalıdır. Mesele yalnızca belirli bir açıklama değildir; hukukun, siyasal çözüm ihtimallerinin ve toplumsal beklentilerin iktidarın çizdiği sınırlar içinde tutulmasıdır. Bu iletişim biçimi, propaganda yoluyla siyasal gerçekliğin yeniden kurulmasına dayanır. Nazi propagandası literatüründe sıklıkla ele alınan propaganda araçları, söylemler ve ideolojik yönelimler üzerine yapılan çalışmalardan farklı olarak, Joseph Goebbels’in propaganda anlayışını yalnızca uygulamaya dayalı bir pratik olarak değildi; propaganda kavramının anlam dünyasını dönüştüren, demokrasiyi ötekileştiren ve antisemitizmi geliştiren bir siyasal iletişim modeli olarak sunuldu.
Mevcut literatürde Nazi propagandası çoğunlukla medya araçları, antisemitizm ve lider kültü bağlamında incelenirken, Mehmet Uçum’un söylemi ve siyasal yaklaşımı da Goebbels’in propaganda anlayışıyla benzerlikler taşımaktadır. Uçum’un dili küçümseyici olmakla birlikte, demokrasiyi adeta bir pazarlık konusu hâline getirmekte; Saray rejimini ise bir dönem Tanrı-kralların ulaşılamaz ziguratlarını andıran bir iktidar merkezine dönüştürmektedir.
Buradan faşizm üretilir
Bu tür anlayışlardan demokrasi değil, ancak faşizm üretilir. Tüm medyanın ele geçirilmesi, muhalefetin parçalanması ve susturulması bunun somut göstergeleridir.
Dolayısıyla AKP, demokrasi karşıtı bir siyasal kültüre sahip olduğu sürece toplumsal barışın ve demokratikleşmenin önünü açamaz. Aksine, demokrasi yerine otoriterliği, toplumsal barış yerine çatışmayı ve çözüm yerine felaketi üretir.
Otoriter projeler, kendilerini çoğu zaman baskı olarak değil de ulusal diriliş, ahlaki arınma, düzen ve büyük bir gelecek vaadi olarak sunar. Ekonomik kalkınma ve toplumsal refah beklentileri, bu söylemle birleştiğinde, basın özgürlüğünün daraltılması, muhalefetin baskılanması ve ekonomik güvencesizliklerin denetim aracı hâline getirilmesi kolaylaşır.
Demokratikleşme kapasitesi
AKP’nin demokratikleşme kapasitesi, ekonomik performansıyla veya seçimlerde aldığı oylarla ölçülemez. Asıl ölçüt; farklı kimliklere eşit yurttaşlık hakkı tanıyıp tanımadığı, eleştirel düşünceye alan açıp açmadığı, hukukun üstünlüğünü güvence altına alıp almadığı ve iktidarın kendisini toplumun bütününden üstün görüp görmediğidir.
Demokratikleşme, toplumu iktidarın ideolojik kalıbına göre biçimlendirmek değildir; farklı kesimlerin özgürce var olabilmesi ve siyasal karar süreçlerine eşit biçimde katılabilmesidir. Türkiye’nin temel meselesi de yalnızca kimin iktidarda olduğu değil, nasıl bir toplumun inşa edildiğidir. İktidar, farklılıkları bastırıyor ve özgürlüğü kendisine yönelik bir tehdit olarak görüyorsa yaşanan demokratikleşme değil, otoriterleşmedir.
Bu sorunun cevabı belirleyicidir
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur: Türkiye demokratikleşiyor mu, yoksa AKP’lileşiyor mu? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin siyasal geleceği kadar Kürt halkının özgürlük mücadelesini, Avrupa’nın demokrasi değerleri ve Ortadoğu’nun çoğulcu bir gelecek kurma ihtimalini de ilgilendiriyor. Bu anlamda, AKP insanlık değerleri açısından adeta bir kara veba gibi kötü bir koku yayıyor, çünkü temel stratejisi iktidar endeksli olarak faşizmi yeniden üretmesidir.
Özgürlüklerin aşınması, bir anda gerçekleşmez; korkular, önyargılar ve suskunluk üzerinden adım adım kurumsallaşır. Bu süreci durdurmanın yolu; özgürlüğü, eşitliği ve çoğulculuğu ortak yaşamın vazgeçilmez ilkeleri olarak savunmaktan geçer. Görünen şudur: Türkiye demokratikleşmiyor, AKP’lileşiyor.