- Sorun, değişim iddiasında olanların değişimi önce kendilerinden başlatmamasıdır. Paradigma var, vaatler çok ama toplumsal gerçekliğe dönüştürecek yeterli bir pratik yok.
ŞEMSETTİN ÖZER
Her kavram, ortaya atıldığı andan itibaren tarihsel süreç içerisinde değişir, gelişir, daralır ya da zamanla ortadan kalkar. Bu durum, burjuvazi ile yoksullar arasındaki sınıfsal ayrım için de geçerlidir. Bu ayrımın temelinde, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişki ve bu ilişkinin nasıl meşrulaştırıldığı yatıyor.
Özellikle özgürlük adına yönetime gelen kişilerin zihinsel ve sınıfsal bir dönüşüm geçirmemeleri durumunda, emekçileri bir propaganda aracı olarak kullanmaları, zamanla burjuvalaşmaları ve yoksulların karşısında konumlanmaları kaçınılmaz hâle gelir. Dahası, kendi sınıfsal konumlarını ve burjuvazinin çıkarlarını korumak adına yoksulları baskı altına almaya yönelirler.
Kürt siyasal hareketi ise yerel yönetimlerdeki ve genel yönetim kademelerindeki kadroların sınıfsal yapısı nedeniyle demokratik-komünal anlayışı toplumsal bir yaşam biçimine dönüştürmekte zorlanıyor. Yönetici kadrolar arasında yoksulların yeterince temsil edilmemesi ya da bu kesimlerden gelenlerin önemli bir bölümünün küçük burjuva yaşam tarzına özenen bir anlayış taşıması, demokratik-komünal felsefenin hayata geçirilememesinin temel nedenlerinden biridir. Bu durum, üretimde ve paylaşımda adaletin sağlanamamasına, en önemlisi de demokratik kooperatiflerin gelişememesine yol açıyor. Değişime direnen eski alışkanlıklar ve burjuva yaşam hayalinin giderek baskın hâle gelmesi ise bu sürecin önündeki en büyük engeller arasında yer alıyor.
Yöneticilerin uzun yıllar boyunca değişmemesi ve sürekli aynı kişilerin siyasal sahnede kalması, yenilik ve değişim arzusu bulunsa bile kendini tekrar eden anlayışların aşılmasını zorlaştırıyor. Bu durum, yaratıcılığın gelişmesinin de önüne geçiyor. Oysa yaratıcılık önce hayallerde başlar, düşünceye yansır ve ardından pratiğe dönüşür. Meselenin can alıcı noktası tam da burada başlıyor; belki de en büyük kayıp burada yaşanıyor.
Paradigma ile pratiğin uçurumu
Özgürlük Hareketi, 50 yıldır komünal bir perspektifle mücadele yürütüyor ve bu uğurda büyük bedeller ödedi. Önderlik, ciltler dolusu kitap yazdı, perspektifler sundu ve yol gösterici düşünceler geliştirdi. Buna rağmen Bakurê Kurdistan’da ve başka alanlarda bu düşüncelerin ve projelerin bir türlü yeterince hayata geçirilememesi, hareketin en büyük handikaplarından biri olarak varlığını sürdürüyor.
Bu konuda Bakur’daki belediyelere ve siyasal alana fazlasıyla umut bağlandı. Oysa belediyeler, devletin çizdiği sınırların dışına kolayca çıkamaz. Türkiye’deki belediyecilik anlayışı, ne Avrupa’daki demokratik-özerk belediyecilik modellerine benziyor ne de Türk devleti, otoriter ve merkeziyetçi karakterinden vazgeçerek yerel yönetimlere gerçek bir özerklik tanıyor. Aslında belediye yönetimlerine gelenlerin bir kısmı da sistemin sınırları içerisinde hareket etmeyi kendi çıkarlarına uygun buluyor. Bu sınırları aşabilmek ise ciddi bir mücadele, toplumsal örgütlenme ve yaratıcılık gerektiriyor. Dolayısıyla Özgürlük Hareketi ve büyük emekler sonucunda elde edilen kazanımlar, maalesef elitizimin anlayışının içinde ya kayboluyor ya da yoksul Kürt halkından uzaklaşarakıp kapitalist sermaye hizmet etmenin ötesine geçemiyor.
Bu mücadelenin temel dayanaklarından biri, kooperatif sistemlerinin geniş bir üyelik yapısıyla tabana yayılması ve toplumun bütün kesimlerine ulaştırılmasıdır. Bu şekilde demokratik-komünal anlayışın toplumsal yaşamda kök salması ve kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmesi mümkün olabilir.
Kürdistan belediyeleri, Ankara merkezli belediyecilik anlayışını aşamadıkları için bir iki biber - domates tarlası ekmekle ya da birkaç kerpiç ev yapmakla komünal yaşamı ve kooperatifçiliği hayata geçirdiklerini sanıyor. Bolca “şu yolu yaptık, bu sokağın kaldırım taşını yeniledik” de belediyecilik değildir. Oysa komünal yaşamın temelini oluşturan, sembolik ve popülist projeler değildir; üretimden tüketime, emekten paylaşıma kadar yaşamın bütün alanlarını kapsayan kooperatif sistemlerinin kurulması ve yaygınlaştırılmasıdır. Yoksulluğun önüne geçmek de ancak üretimin, paylaşımın ve dayanışmanın bu temelde örgütlenmesiyle mümkün olabilir.
Yoksulun sofrasına birkaç lokma koymakla yetinen, ancak serbest piyasa düzeninin kurucu mantığını aşamayan bir belediyecilik anlayışı, Kürt halkının bugüne kadar ödediği bedellerin tarihsel ve toplumsal anlamını kavrayamamış demektir. Mesele, yalnızca yoksulluğun sonuçlarını hafifletmek değil, yoksulluğu yeniden üreten ekonomik ve toplumsal ilişkileri değiştirmektir.
Elitizm ve değişimin zorunluluğu
Bu anlayış, son dönemlerde Kürdistan’da seçimlere gidilen bazı odalarda da kendini gösteriyor. Yurtseverlikle ve demokratik-komünal değerlerle ilişkisi tartışmalı olan bazı kişilerin yönetime gelmesi için siyasal partini ya da başka kurumların destek sunması, sınıfsal yaklaşımın ne kadar geri plana itildiğini ortaya koyuyor. Yine yoksullukla mücadele edip rantın ve haksız sermaye birikiminin karşısında durması gerekirken, ekmeğini kazanmaya çalışan yoksulun hedef hâline getirilmesi de komünal anlayışın kabul edebileceği bir durum değildir.
Tarihsel olarak sol düşünceye kaybettiren temel nedenlerden biri, yönetenler ile yönetilenler, emekl ile sermaye, yoksulluk ile zenginlik arasındaki ayrımın, zamanla yöneticilerin sınıfsal konumuna da yansımasıdır. Yöneticinin giderek sermayenin yanında yer alması, hatta burjuvaziyle aynılaşması, sol düşüncenin kendi özüne yabancılaşmasına yol açmıştır. Bir anlamda sorun, değişim iddiasında olanların değişimi önce kendilerinden başlatmamasıdır. Bugün Kürdistan’da yaşanan sorunların önemli bir boyutu da tam olarak budur. Paradigma var, vaatler çok ama bunları toplumsal gerçekliğe dönüştürecek yeterli bir pratik yok. Ortaya konulan pratik paradigma ruhu, demokratik kooperatif ağların geliştirilmesi ve yoksulun, emekçinin hem üretimde hem de tüketimde kendisini bir özne olarak bulmasıdır. Mevcut belediyecilik anlayışı ise hâlâ yoksulu ve emekçiyi birer özne olarak göremiyor, çünkü yoksulu ve emekçiyi özne kabul etmek, burjuvazinin hayal dünyasına ve yerleşik iktidar anlayışına uygun değildir. Bu ise çoğu zaman elitizm engeline takılıyor ya da salonların loş ışıkların altındaki toplantıların ötesini aşamıyor. Adeta salon boşaldığında sözler kapının arkasında kalıyor.
Dolayısıyla değişim, artık bir tercih değil, zorunluluktur. Buna rağmen değişmemek, eski tarzı sürdürmek ve alışkanlıkları mutlaklaştırmak bir başarıymış gibi sunuluyor. Oysa Özgürlük Hareketi'nin temel karakteri, değişimi önce kişinin kendi kişiliğinde, zihniyetinde ve yönteminde gerçekleştirmesini gerektirir. Toplumu değiştirme iddiasında olanların, kendilerini değiştirmeden bu iddiayı hayata geçirmeleri mümkün değildir.
Demokratik-komünal yaşam, yalnızca savunulan bir paradigma değil, gündelik yaşamda yeniden üretilmesi gereken bir toplumsal ilişkiler bütünüdür. Bunun yolu, yönetici elitlerin kendilerini sürekli yeniden üretmesinden değil, halkın doğrudan katılımından, sınıfsal adaletin sağlanmasından ve üretimle paylaşımın demokratik biçimde örgütlenmesinden geçer.
Değişim, söylemde değil, yaşamın kendisinde gerçekleştiği zaman anlam kazanır. Başka bir deyişle bunlar, kısa süreliğine popülizmin cazibesini artırabilse de asla geleceğe hizmet etmez. Belediyecilik ya da yöneticilik anlayışı böyle olmakla demokratik-komünal ruhun arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi kapatmıyor, tersine yoksulluğu bir kadermiş gibi kalıcı hale getiriyor. Halbuki paradigmanın ruhu, demokratik kooperatif sistemlerinin inşasıdır.