• Gerçekten adaletli olan ve şehitlere biraz olsun saygı duyan insan, şöyle düşünür: “Bu insanlar 50 yıldır savaştı. Nasıl barışacaklarını da bunlar bilirler.”
  • Özgürlük Hareketi'ne karşı olan kesimler, yalnızca derin bir psikolojik durum yaşamıyor; aynı zamanda derin bir politik, dahası hakikat ve asalet yoksunluğu da yaşıyor.
  • Hiçbir şeyi beğenmeme, kusur bulma veya hiçbir şeyden zevk almama hâli; depresyon, tükenmişlik, kronik hoşnutsuzluk ya da hedonik adaptasyon gibi kavramlarla açıklanabilir.

ŞEMSETTİN ÖZER

Hakikat ve adalet arasındaki ilişki, ayrılmaz bir diyalektiktir. Aslında hakikat, idrak edilebilirlikten ayrılmaz, yani farkında olmayı gerektirir. Bu yüzden bilmek, yalnızca bir şeyi saptamaktan ibaret değildir; dahası, daima kavramaktır. Biraz felsefi açıdan bakarsak, ahlaki düzenle bir analoji yoluyla adalet (justice) mefhumunu işin içerisine katmak suretiyle bilmenin aynı zamanda haklılaştırma (justifier) olduğunu da söyleyebiliriz.

Felsefi açıdan justice, insanların haklarının, sorumluluklarının, özgürlüklerinin ve toplumsal paylaşımların adil biçimde düzenlenmesi fikrini ifade eder. Bunun en önemli boyutu, bütün bunların farkında olma ve idrak etme hâlidir. Farkında olmayan adaleti bilemez; özgürlük de tam bu noktada başlar ya da yitirilir.

Eleştiri ve özgürlüğün sakınımı

O zaman olguyu hiçbir biçimde mülahaza etmeden bir etkinlikten vazgeçeriz. Kuramı mümkün kılan eylemin şu ünlü askıya alınışı; kendini hamlelerine, gelgeç hareketlerine bırakmayan, mesafesini koruyan özgürlüğün sakınımına bağlıdır.

Hakikatin ortaya çıktığı kavram, kendine karşı itimatsız bir varlığın tavrıdır. Bilgi, bir olgunun bilgisi hâline ancak aynı zamanda eleştirilip kendini tartışma konusu ediyorsa ve kökeninin ötesine geçiyorsa kendisidir. Kürt Özgürlük Hareketi, bu tarih bilinciyle hareket eden ve bu felsefeyle tarih boyunca Kürtleri inkâr eden devleti masaya oturtmak zorunda bırakmış ve artık Kürtler de masanın bir tarafında olduğu için Kürt-Türk milliyetçileri Özgürlük Hareketi'ni karalamaya çalışıyorlar.

Kendini sorgulamayan bir kişinin düşüncesi, düşünce olamaz. Düşüncenin düşünce olabilmesi, ancak sorgulamayla mümkündür; sorgulama da düşünceyi özgürleştirir. Bu minvalde Özgürlük Hareketi ne yaptığının farkındadır. 50 yıllık bir mücadeleyle gelişmiş bir harekete akıl vermek için ancak art niyetli olmak gerekir. Kendini satmış, hayatı boyunca sadece Kürtler için değil, insanlık için bile güzel bir söz yaratmamış kişiler, Önderliği hedef hâline getirmeyi bir âdet hâline getirmiş Bunlar, kişilik yoksunu olduğu kadar, Önderliğin masada oturması onları deliye çeviriyor. Kendi idrakinde olmayan kişi ya da toplum, özgür olmadığı gibi, çoğu zaman hep saldırı pozisyonundadır.

Tarihin içinden çıkılamayan kuyu

Ortadoğu’yu anlamak zordur, çünkü anlamaya çalışmanın tarihi, katışıksız bir bilimsel meraktan ziyade, bölgenin siyasi ve sosyal topografyasını siyasi müdahalelere uyumlu bir biçimde yeniden kurmanın yalnızca maddi tarihini değil, aynı zamanda tüm inanç sistemlerinin köklerini ve değişimini kendi içinde boğarak adeta bir dip kuyu hâline gelmiş yapısını da kapsar. Kimse bu kuyudan çıkamıyor, çünkü kuyunun tam tepesinden aşağıya sallanan kanlı bir hançer duruyor. Bu kanlı hançerin bekçiliğini elinde tutma görevi ise hiçbir şeyi beğenmeyen, hep konuşan ve kendini beğenmiş cahillikler üreten kesimlerdedir. Özgürlük Hareketi, toplumu bu kuyudan çıkarmak istiyor ama cehalet de kuyunun üzerini kapatmaya çalışıyor.

Hakikat, idrak ve adalet sorunu

Evet, çoğu zaman adalet, barış, özgürlük gibi kavramları ifade ederiz ama bunların farkında olma konusunda ciddi sorunlar yaşıyoruz. Dilimizde hakikat ya da adalet son dönemde hiç düşmüyor. Elbette kavramların sürekli dile getirilmesi, onların gerçekten idrak edildiği anlamına gelmiyor.

Kürdistan Özgürlük Mücadelesinde yıllarca legal kurumlarda ve mevkilerde kalmış fakat en ufak bir yönelimde soluğu Avrupa’da almış, aydın, sanatçı geçinen bazı kişilerin kişiliği olmayanlar son dönemde Özgürlük Hareketi'ni hedef almaktan kendilerini alamıyorlar. Önderliği hedef almaktan bir marifet sanıyorlar. Neymiş efendim, “İsrail Kürtlere devlet verecekmiş de Apocular kabul etmemiş” gibi. Sanki devlet, bir tapu binasında bir araziyi satın alma belgesiymiş gibi meseleyi son derece basit ele alıyorlar. Ya devletlerin tarihlerini bilmiyorlar ya da devlet olgusunun arkasındaki siyasal ilişkileri görmek istemiyorlar.

Evet, açıkça sormak gerekiyor: Devleti sana kurdurtan, senin müttefikin mi olacak; yoksa senin efendin olup seni onun elinde yalnızca bir hizmetçi ya da oyuncak hâline mi getirecek?Ortadoğu devletlerinin hangisi gerçekten böyle değildir? Türkiye kendisini bağımsız görüyor ama gerçekten öyle midir? Suriye’nin başına getirilen El Şara’nın bir oyuncak olmanın ötesinde bir farkı var mı?

Kürtlerde “weke nanê sêlê” sözü meşhurdur. Bu kavram üzerinden Özgürlük Hareketi'ne saldıranlar, tam da böyle bir tipolojiye sahipler.

Evet, her Kürt'ün hayalinde bir bağımsızlık özlemi vardır. Apocuların da böyle bir özlemi vardır fakat saldıranların görmek istemedikleri bir gerçek var: Ortadoğu’da hangi devlet gerçekten bağımsızdır?

50 bin şehit vermiş bir toplum nasıl olur da başkasının kurdurtacağı bir devletin, şehitlere layık bir devlet olacağını düşünür?

Gerçekten adaletli olan ve şehitlere biraz olsun saygı duyan insan, şöyle düşünür: “Bu insanlar 50 yıldır savaştı. Nasıl barışacaklarını da bunlar bilirler.”

Cehalet hep yalan üretir

Evet, Özgürlük Hareketi'ne karşı olan kesimler, yalnızca derin bir psikolojik durum yaşamıyor; aynı zamanda derin bir politik, dahası hakikat ve asalet yoksunluğu da yaşıyorlar. Hiçbir şeyi beğenmeme, her şeyde bir kusur bulma veya hiçbir şeyden zevk almama hâli; depresyon, tükenmişlik, kronik hoşnutsuzluk ya da hedonik adaptasyon gibi kavramlarla açıklanabilir. Artık barış gelecek, cenazeler gelmeyecek. Böylece onların cehaletlerini ve sürekli çatışma üzerinden ürettiklerini konuşturma imkânları da azalacak. Bu kez de “Bakın, filan devlet Kürtlere devlet kuruyor”, “Şu Apocular var ya, devletle anlaştılar, Kürtleri sattılar” deyip duracaklar. Oysa bütün bu söylemler, aslında onların politik olarak can çekişmekte olduklarından bile habersizliklerini gösteriyor.

Bu kişilerde çoğu zaman yüksek beklentilerin, kronik hoşnutsuzluğun veya kendi cehaletleriyle yüzleşememenin yarattığı bir durum görülüyor. Cehaletlerini gidermenin yollarını aramak yerine, sürekli yeni yalanlar üreterek kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Oysa özgürlük mücadelesi için bedel ödemiş, evlat acısı yaşamış insanlar, bugün barış sürecini destekliyor. Buna karşılık, kendi gölgesinden bile korkan bazı kesimler, şimdi dönüp Apocuları yerden yere vurmaya çalışıyor.

Sürekli savaş hâli istemi

Bu kesimlere şunu sormak gerekir: Filistinlilere devlet kuruldu; peki bugün Filistin devleti diye bir şey var mı? Başûr’daki referandumu destekleyenlerin, sonrasında Başûr’un başına gelenler karşısında sesleri çıktı mı?

Unutulmamalıdır ki; size devlet veren güç, kendi çıkarlarına en küçük bir terslik gördüğünde, verdiğini geri almanın yollarını da bilir. Dolayısıyla mesele yalnızca bir devlet sahibi olmak değildir. Asıl mesele, kendi iradenizi, özgürlüğünüzü ve siyasal öznenizi koruyabilmektir. Bugün Kürtlerin geldiği aşama, Ortadoğu’da Kürtlerin rol model olduğu bir öncü güç olma aşamasıdır. Bu kesimlerin amacı ise Kürtlerin hiçbir devletle barışmaması, sürekli savaş hâlinde olmasıdır, çünkü ancak böylece kendi cehaletlerini bolca konuşturabilecekleri bir malzeme bulabiliyorlar.

Malzeme vermemek lazım

Evet, bunlara malzeme vermemek gerekir. Bu dönemde özgürlük adına hareket eden herkes, söyleyeceği her sözü binlerce kez tartmalı ve hesaplamalıdır. Özellikle özgür basının ve özgür basına konuşacak kişilerin kimlerden seçileceği konusunda çok daha dikkatli olunmalıdır. Ölçülmemiş her söz, Önderliği zora sokuyor ya da Önderlik hedef hâline getiriliyor.

Meydanı kime bırakacağız?

Bu konuda DEM Parti’nin de oldukça pasif kaldığını düşünüyorum. Sadece meydanları bunlara bırakmamak gerekir. Bir dönem CHP muhalefetini aşmayan ve bu nedenle meydanı AKP’ye bırakan bir siyaset, toplumu küresel ölçekte yeni bir inşaya taşıyamıyor; dolayısıyla çok lokal kalıyor. Faaliyetleri salon toplantılarını epey aşmalı. Dolayısıyla DEM Parti kendi tekrarını yaşadığı için Özgürlük Hareketi'ne dil uzatanlar çoğalıyor. Oysa her vekil, her belediye, birer yeni inşa ruhuyla çalışmalıdır. Meydan ne Apoculara düşmanlık edenlere bırakılmalı ne de AKP’nin diktasına terk edilmelidir. Meydan ikisine kalırsa Türkiye barışa değil, yeni bir kaosa sürüklenecektir.

Sonuç olarak mesele yalnızca kimin ne söylediği değildir. Asıl mesele, hakikatin, idrakin ve adaletin hangi siyasal zeminde yeniden kurulacağıdır. Cehalet hep konuşur fakat hakikat karşısında giderek daha fazla susmak zorunda kalır.