• Bir toplumun mezarlıklarının ortadan kaldırılması ile anmalara baskın yapılması aynı anlamı taşır. Bu, bir toplumun tarihsel varlığını görünmez kılmanın, soykırımın başka bir metodudur.

ŞEMSETTİN ÖZER

İnsanın taşıdığı maneviyat, nasıl yaşaması ve başkalarının yaşamına nasıl katkıda bulunması gerektiğine ilişkin değerleri belirler. Bu yönüyle maneviyat, kimliğin yol göstericisi hâline gelir. Bir toplumun manevi değerleri nerede ve hangi tarihsel koşullarda doğmuşsa o toplumun değerler sistemi de bu tarihsel ve kültürel birikim doğrultusunda şekillenir.

Her toplum, kendi değerler sistemini tarih boyunca bedeller ödeyerek taşır ve yaşatır. Bu değerler sistemi, yalnızca toplumun kendi sınırları içinde kalan bir kimlik unsurundan ibaret değildir. Kendi tarihsel ve kültürel köklerinden beslenerek geliştiğinde, insanlığın ortak vicdanına seslenen evrensel değerlere dönüşme potansiyeli de taşır.

Manevi değerler, canlı bir kimliğin parçası olmaktan çıkar ve yalnızca geçmişe ait sembollere dönüşürse toplumsal hafıza zayıflamaya başlar. Bir toplum, kendi değerlerini yaşatamadığında geçmişiyle bağını da koparır. Bu kopuş, unutulmuşluğu beraberinde getirir. Unutulmuşluk, yalnızca geçmişin hatırlanmaması değil, bir toplumun kendi varlığının anlamını yitirmesi tehlikesidir. Unutulmuşluk, toplumsal hafızanın ölümüdür.

Maneviyat, insanın özünü ve hakikat arayışını anlamlandıran temel unsurlardan biridir. Maneviyatın insan ve toplum yaşamındaki rolünü en yalın biçimde şöyle ifade edebiliriz: Bir toplumun kimliğini taşıyan ve ona yön veren değerler bütünüdür.

Bugün Alman devletinin Kürtlerin manevi değerlerine karşı tahammülsüzlüğü, yalnızca Kürtlere yönelik bir saldırı değil, insanlığın vicdanına da bir saldırıdır. Kürt toplumu da diğer toplumlar gibi varlığını sürdürebilmek için kendi tarihsel, kültürel ve manevi değerlerini yaşatmak zorundadır. Kürtlerin yüzyıllar boyunca kimliklerini korumak ve yok oluşa karşı direnmek için mücadele ettikleri tarihsel bir gerçektir. Bu süreçte katliamlar, zorunlu göçler, sürgünler ve kültürel baskılarla karşı karşıya kalmışlardır. Kürtlerin Avrupa’ya göçünü de ekonomik nedenlerle açıklamak, yaşanan tarihsel ve siyasal gerçekliği göz ardı etmek olur. Siyasi baskılar ve katliamlardan kaçmak zorunda kaldıkları için yönlerini Avrupa’ya çevirdiler.

Bu noktada Avrupa devletlerinin, özellikle de Almanya'nın, Kürtlerin yaşadıkları katliamlar karşısındaki tarihsel ve siyasi sorumluluğu sorgulanmadan ve Kürtlerden özür dilenmeden Avrupa’nın değerleriyle bütünleşmesi mümkün değildir. Almanya, yıllarca Türk devletine askeri ve mali yardımda bulundu. Yüzlerce Kürt çocuğu ve kadın, Alman zırhlı araçlarının altında can verdi ve 4 bin Kürt köyünün hemen hepsi Alman silahlarının eşliğinde yakıldı. Bu nedenle Alman devletinin Kürtlere bir özür borcu vardır.

Geçmişle yüzleşme iddiasındaki bir devletin, başka halkların acılarını anma ve kendi kayıplarını hatırlama hakkına karşı tutumunun sorgulanması gerekir. Almanya’nın Nazi geçmişiyle yüzleşmesi, yalnızca kendi tarihindeki suçları anmakla sınırlı kalmamalı; insan onurunu, hafızayı ve halkların yas tutma hakkını evrensel ilkeler olarak savunmasını da gerektirmelidir.

Alman devletinin Kürtlerin kendi evlatlarını anma toplantılarına baskı yapması bize şunu hatırlatıyor: Naziler bir dönem Yahudi ve Roman mezarlıklarını tahrip etti; Türk devleti de Ermeni ve Kürt mezarlarını yok etti. Nazi antisemitizmi, Türk devletinin Kürt karşıtlığı ve gayrimüslim karşıtlığının yanı sıra Kürtlerin manevi geleneklerine yönelik saldırılar, yalnızca bir örgüte karşı politik refleks değildir. Bunun tarihsel ve zihinsel arka planındaki şifre, Nazi zihniyeti ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin faşist karakterinin birleşmesidir. Bu, bir halkın hafızasını yok etmeye yönelik kitlesel şiddet ve soykırımdır. Soykırım, yalnızca fiziksel imha değildir; en önemlisi, bir halkın manevi hafızasını yok etmektir. Alman devletinin, bu anlamda daha sorumlu davranması ve Kürtlerin acısını hafifletecek adımlar atması gerekirken Kürtlerin kendi evlatlarını uğurlama ve anma törenlerine saldırılması kabul edilemez. Evet, bu baskılar sadece Kürtlere karşı değil, ortak insanlığın değerlerine karşı da bir baskıdır.

Sonuç olarak, bir toplumun mezarlıklarının ortadan kaldırılması ve anmalara baskı yapılması aynı anlamı taşır. Bu, bir toplumun tarihsel varlığını görünmez kılmanın, soykırımın başka bir metodudur, çünkü bir toplumun kendi ölülerini anması, yalnızca geçmişe dönük bir yas eylemi değildir. Aynı zamanda kimliğini koruma, yaşananları unutturmama ve geleceğe karşı sorumluluk üstlenme biçimidir.

Bir halkın hafızasını susturmak, onun yalnızca geçmişini değil, geleceğini de tartışmalı hâle getirir. Unutulmamak, insanın ve toplumun var olma mücadelesinin bir parçasıdır.

Başta Alman aydınları olmak üzere vicdan sahibi herkesin, Alman devletinin Kürt karşıtı tutumuna karşı çıkması, ahlaki bir sorumluluktur. Alman devleti, Kürtlerin maruz kaldığı katliamlardaki tarihsel sorumluluğuyla yüzleşmeye, daha sorumlu bir tutum sergilemeye ve Kürt halkının uğradığı katliamlar nedeniyle özür dilemeye davet edilmelidir. Alman devletinin, Kürtlerin maruz kaldığı katliamların her birindeki rolü ve sorumluluğu sorgulanmalı; bu tarihsel gerçeklerle yüzleşilmelidir.