• Saray'ın bugün sergilediği şey, bir devlet aklı değil, borçla ayakta duran, krizle beslenen ve savaş siyasetiyle ömrünü uzatmaya çalışan bir iktidarın sonbahar telaşıdır.

ŞEMSETTİN ÖZER

NATO Zirvesi, Erdoğan açısından bir güç gösterisi değil, içeride meşruiyetini her geçen gün biraz daha yitiren bir iktidarın, dışarıda bulduğu yapay bir soluklanma, geçici bir can suyu arayışından ibarettir.

Rus atasözü, “Ayıyla dansa kalkarsan seni ayı oynatır” der. Erdoğan iktidarının hikâyesi tam da budur. Kürtler üzerindeki inkâr, imha ve soykırım siyasetini tamamlamak; demokrasi ve hukuku yok edip krallığını baki tutmak uğruna bir gün Rusya, ertesi gün Amerika ile dans etmeye kalktıkça, masadaki büyük patronların talepleri de büyüyor. Süper güçlerle kurulan her pazarlık, daha fazla bağımlılık, daha ağır faturalar ve daha derin bir teslimiyet üretiyor.

Burada Erdoğan'ın kompleksi, ayıları oynatmaya çalışma yanılgısıdır. Denebilir ki; Erdoğan zihniyeti, şu an tam bir Lale Devri yaşarken kendini dışarıya karşı güçlü göstermeye çalışıyor; içeride ise derin bir çürüme yaşıyor. NATO, bu çürümeye ve hızlı çöküşe bir süreliğine doping rolü oynadı ama doping etkisi koşucuyu yalnızca maratonun bitiş çizgisine kadar götürür.

Erdoğan'ın kompleksi ve toplum

Evet, bir toplumun çöküşü dıştan dayatılan baskılarla değil, içte dayatılan zihnin işgaliyle başlar. Türk toplumuna dayatılan antidemokratik yasakların, zihinlerde bir yasa hâline getirilerek benimsenmesidir. Bu zihniyet zehirlidir ve barışı sağlayamaz.

Hegel, “Köle, özgürlüğünü efendisinin lütfunda aradığı an zaten ruhunu teslim etmiştir” diyor. Kürt karşıtı devlet politikası toplumu bu duruma getirmiştir. Kendi olmanın farkında değildir.

Nietzsche’nin, “Kuzuların yırtıcı kuşlardan hoşlanmamalarının garip bir yanı yoktur; ne var ki bu, kuzuları kaçıran büyük yırtıcı kuşlara karşı olmak için bir neden oluşturmaz. Ve kuzular kendi aralarında fısıldaştıklarında, ‘Bu yırtıcı kuşlar kötü, o hâlde bu bize yırtıcı kuşların zıttı olan her şeyin iyi olduğunu söyleme hakkını vermez mi?’ derler. Böyle bir iddiada yapısal olarak yanlış bir şey yoktur, ama yırtıcı kuşlar biraz şaşkın bir şekilde bakarak şunları söyleyeceklerdir: ‘Bizim bu iyi kuzulara karşı söyleyecek bir sözümüz yok; aslında onları seviyoruz, çünkü hiçbir şeyin tadı yumuşak bir kuzununkine benzemez”  şeklindeki şu sözleri, bugünün siyasal manzarasını anlamak açısından hâlâ sarsıcıdır.

Erdoğan'ın kompleksi, Kürt karşıtı siyaseti nedeniyle toplumu kuzu durumuna düşürmüştür.

Süper güçlerin kabaran iştahı

Donald Trump’ın çok sevdiği Erdoğan’ın sarayında İran’a savaş ilan edilirken, El Şara ikilisine Ortadoğu’da bir Sünni imparatorluğu kurma görevi biçiliyor. Zaten Trump’ın özel sömürge valisi Tom Barrack’ın sıkça dile getirdiği “güçlü lider” ve “otoriter devlet” stratejisinin standardı da Saray'da verilmiş durumda. Erdoğan’ın büyük güçlerle kurduğu ilişki de tam olarak bu çerçevede okunmalıdır. Türk toplumu kuzuların sessizliğinin uykusuna yatırılırken, süper güçlerin iştahı daha da kabarıyor.

Türkiye borç batağına saplandıkça, Saray rejimi içeride kaybettiği meşruiyeti dışarıda “itibar” gösterileriyle telafi etmeye çalışıyor. NATO zirveleri, diplomatik temaslar, ihtişamlı pozlar ve kameraya oynanan sahneler, çağın büyük şovları hâline getirilmiş durumda. Bu şovların arka planında asıl pazarlık başlığı ise hep aynı yerde duruyor: Kürt Özgürlük Hareketi nasıl tasfiye edilir?

Bütün bu parıltının ardında ise halkın yoksullaştığı, ülkenin ekonomik ve siyasal olarak daha fazla dışa bağımlı hâle geldiği bir çürüme tablosu var. Saray, adeta Osmanlı’nın “hasta adam” dönemini yaşarken bunu halktan gizlemenin yolunu yeni bir Lale Devri gösterisinde arıyor. Tarih okuyanların gözünden kaçmayacak olan da tam budur: Çöküş derinleştikçe, iktidar debdebeyi büyütüyor.

Dışarıdan oksijen desteği

Dolayısıyla Erdoğan’ın siyasal refleksleri, bir devlet aklından çok, Osmanlı padişahı I. Mustafa’nın dengesizliğini andıran savrulmalar üretiyor. Bunun temel nedeni ise Kürtlere ve içeride demokratik fikirlerin gelişmesine duyulan yapısal düşmanlıktır. İçeride çürüyen rejim, NATO toplantılarıyla dışarıdan teneffüs almaya, dış desteğin oksijeniyle ayakta kalmaya çalışıyor. Bu, çöküşü tümden engeller mi? Belki İran-Rusya, Amerika-Rusya ya da bölgesel çelişkiler nedeniyle ömrünü bir süre daha uzatabilir fakat şu açıktır: Bu yeni Lale Devri çürüyor.

Tasfiyenin yollarını arıyor

Lale Devri nasıl ki Batı karşısında gerileyen, demokrasiye, bilime ve dönüşüme kapalı bir Osmanlı’nın, çürümeyi ihtişamlı saray gösterileriyle tedavi etme girişimiyse Erdoğan rejiminin bugünkü siyaseti de ondan farklı değildir. Erdoğan, demokrasiye dönmek ve Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek yerine, içeride tek adam diktasını sonsuzlaştırmanın önündeki en büyük engel olarak gördüğü Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmenin yollarını arıyor. Demokrasiyi ve özgürlükleri bir pazarlık konusu yaparak Özgürlük Hareketi'ni kandırabileceğini sanıyor. Tam da “Aç tavuk kendini darı ambarında görür” misali, gerçekle bağını yitirmiş bir iktidar tahayyülüyle hareket ediyor.

Saray'ın bugün sergilediği şey, bir devlet aklı değil, borçla ayakta duran, krizle beslenen ve savaş siyasetiyle ömrünü uzatmaya çalışan bir iktidarın sonbahar telaşıdır. Tam da bu yüzden Saray, halkın ekmek kavgasından kopmuş, kendi ihtişamına kapanmış bir Lale Devri yaşıyor. Dışarıya karşı debdebe, içeride ise yıkım, yoksulluk ve siyasal tükeniş.

Kürtler ne yapmalı?

Sonuç olarak Erdoğan, devletin tüm entrikalarını Kürt özgürlük hareketini bitirme hedefine bağlamış durumda. Tam da burada “Kürtler ne yapmalı?” sorusu tarihsel bir önem kazanıyor. Bu soru, Kürtlerin kaderini belirleyecek bir eşikte duruyor: Ya bir kez daha Türk devletinin oyalama ve beklenti siyasetine bırakılarak umut kırılacak ya da alternatif bir ittifak ve stratejiyle Erdoğan’ın planı boşa çıkarılarak Kürtlerin yüzyılının yolu açılacaktır.

Elbette Özgürlük Hareketi'nin ikinci yolu tercih edeceğine dair hiçbir Kürt'ün kuşkusu yoktur. Zira Özgürlük Hareketi'nin  “Kürtler alternatifsiz değildir” ilanı, gayet açıktır. Tehlike ise şuradadır: Bir yıldır Özgürlük Hareketi'nin barış stratejisi, oyalama paketleriyle istismar edilmeye çalışılıyor; iktidar zamana ve bölgesel dengelere oynayarak bu süreci kendi lehine çevirmek istiyor.

Açıktır ki; Türk devletinin sözlerine hiçbir Kürt güvenmez. Bahçeli’nin “Öcalan gelip Meclis'te konuşsun, Öcalan özgür olmalıdır” sözleri, her geçen gün Trump-Erdoğan ilişkileri, İran savaşı ve bölgesel dengeler nedeniyle unutturulmaya çalışılıyor. Türk siyasi tarihindeki liderlerin verdikleri sözlere sahip çıktıklarını söylemek mümkün değildir. Her sözleri, Kürtler için yalnızca darağacı, gözyaşı ve sürgün olmuştur. Dolayısıyla Türk devleti, Özgürlük Hareketi'ni tanımamıştır. Tanımış olsaydı 40 yıldır uygulanan yöntemin aynısını uygulamazdı.

Türk devletinin dayatmacı ve teslimiyetçi zihniyeti değişmediği gibi, süreci de çok tehlikeli planlarla yürütmeye çalışıyor. Oysa her Kürt şunu söylüyor: Kürt Halk Önderi bırakılmalıdır ve demokratik müzakere ancak özgür koşullarda mümkündür.