• Şehitleri anmak, uğruna bedel ödenen düşüncenin, özgürlük arayışının ve toplumsal iradenin bugünün koşullarında nasıl anlamlandırılabileceğini yeniden düşünmektir.
  • Matem ile hafıza arasındaki farkı; sadakat ile tekrar arasındaki ayrımı görebilmeliyiz. Şehitlerin açmaya çalıştıkları yolu kendi çağımızın sorularıyla yeniden yürümeliyiz.
  • Bürokrasi, alışkanlık, klişe siyaset ve değişim korkusu aşılmalı. Bir hareket, geçmişiyle yüzleşip onu aşabildiği ölçüde ise yeniden çoğalma ve yeni bir tarih yazma imkânı kazanır.

ŞEMSETTİN ÖZER

Zaferin umudunu omuzlarına aldılar

ansızın, bir akşam vakti.

Ve yavaş yavaş yürüdüler

umuda doğru.

Önce bir girdabın kapısından geçtiler,

karanlığın en eski ocağından…

Sonra,

adım adım

ışığa ilerlediler.

Dimdik durdular;

birer şahan gibi

dağların zirvesinden

güneşi selamladılar.

Ölü sanılan bir halkı dirilttiler.

Toprağın derin acısını dinlediler,

zamanın susturduğu çığlıkları

yüreklerinde taşıdılar.

Bir kadının çaresiz bekleyişinde

usulca baktılar gözlerine.

Ve gözlerinde gördüler

yılların biriktirdiği hüznü.

Bir sabır okyanusuna

hayatı söylediler.

Sonra hep birlikte

geceyi yaktılar…

Ve karanlığın ellerinden

ışığı özgürleştirdiler.

“Biz buradayız!” diye haykırdılar.

“Ve sizden,

ateşi yeniden yakmanızı bekliyoruz!”

Sesleri ulaştı

Mezopotamya’nın çocuklarına,

dağları aştı,

nehirleri geçti,

gecenin sessizliğini parçaladı.

Sonra usulca söylediler:

“Buyurun…

Yol sizin.

Ama ne olur,

bizi unutmayın…”

Ve böylece,

birer şahan gibi özgür,

rüzgârı ardına alarak

atlarına bindiler, gittiler.

Gittiler ama arkalarında

yanan bir gece,

özgürleşen bir ışık

ve hiç sönmeyecek bir umut bıraktılar.

Hafızadan umuda

Söz, yeniden hayatın anlam gücünü üretmesidir,
Şehitler, sözün bittiği yer değildir; sözün yeniden anlam kazandığı, hafızanın yeniden uyandığı ve umudun yeniden filizlendiği yerdir. Onlar, unutmanın karşısında hafızanın; suskunluğun karşısında sözün; umutsuzluğun karşısında ise umudun simgesidir. Onlar, gözyaşlarımızın yalnızca acıya değil, onura da dönüştüğü; özgürlük özleminin kök saldığı birer abide olarak yaşamaya devam eder.

Bir halkın hafızası, yalnızca yaşadıklarıyla değil, uğruna bedel ödeyenleriyle de şekillenir. Şehitler, bu hafızanın en derin izleridir. Onları anmak, geçmişe dönüp bakmak kadar geleceğe bakabilmektir. Her anma, aslında geleceğe bırakılan bir sözdür.

Kürt halkının şehitlerini anması, yalnızca son 50 yılın hikâyesi değildir. Medlerin düşüşünden bugüne, bu coğrafyanın hafızasında yaslar, ağıtlar, gözyaşları ve kaybedilenlerin hatırası varlığını sürdürüyor. Bugün ise bu hatırlayışın daha bilinçli bir hafızaya dönüştüğü; şehitlerin bıraktığı mirasın, özgürlük ve onurlu barış arayışıyla yeniden anlam kazandığı bir dönemden geçiyoruz.

Her şehidimiz, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş bir köprüdür. Her biri, toprağa düşerken ardında yalnızca bir hatıra değil, bir umut bırakmıştır. O umut; özgürlük, adalet, onur ve barış arzusudur. Onların isimleri hafızamızda yaşarken, hayalleri de geleceğe taşınır.

Şehitleri anmak, yalnızca gözyaşı dökmek değildir; acıyı hafızaya, hafızayı bilince, bilinci ise umuda dönüştürmektir.
Belki de en önemlisi, onların ardından şu sözü söyleyebilmektir: Sizi unutmadık. Hatıranız hafızamızda, umudunuz yarınlarımızdadır.

Toprağa düşen her can, geleceğe bırakılmış bir izdir. Biz, o izleri unutmadan yürümeye devam edeceğiz.

Matemden yüzleşmeye

Büyük yazar Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış romanında şöyle der: “İnsanlığın en büyük zaferi, düşmanını yenmek değil, düşmanlığa ihtiyaç duymayacak bir dünya kurmaktır.”

Kürt Özgürlük Hareketi'nin en temel felsefesi de başından beri bu anlayış olmuştur. Bugün ise belki de bu düşüncenin en önemli zirvelerinden birini yaşıyoruz. Bu, şimdilik herkes tarafından görülmeyebilir, çünkü savaş duygusunun ağırlığı, bölünmüşlük; Sünni İslam’ın dogmatik yorumları, cehalet ve milliyetçi kodlarla şekillenmiş derin bir zihniyet hâlâ toplum üzerinde etkisini sürdürüyor. Bu, öyle kolayca tedavi edilebilecek bir hastalık değildir.

Dolayısıyla şehitlerin bıraktığı çizgiden yürümek, yalnızca matem tutmak değildir. Matem, eğer geçmişin acısına hapsolup geleceğin imkânlarını tüketiyorsa zamanla bir hatırlama biçiminden çıkıp bir tekrar döngüsüne dönüşür. Oysa şehitleri anmak, onların yasını sürekli yeniden üretmek değil, uğruna bedel ödenen düşüncenin, özgürlük arayışının ve toplumsal iradenin bugünün koşullarında nasıl anlamlandırılabileceğini yeniden düşünmektir.

Ne kadar uzun süre yalnızca matem içinde kalırsak, düşmanlarımızın sevineceği bir tabloyu istemeden de olsa beslemiş oluruz. Aynı zamanda kendi dar, bürokratik ve kendi siyasal aklımızdan razı olmakla yetinmiş; onları da sorgulanamaz bir geçmişin içine hapsetmiş oluruz. Oysa tarihe sadakat, geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değil, geçmişten alınan mirası zamanın ruhuyla yeniden yorumlayabilme cesaretidir.

Geleceğe yürümek

Aşılamayan bir siyasal ve toplumsal eşik, kendisini farklı biçimlerde yeniden üretiyor. Şehit anmaları, yalnızca geçmişin acısını hatırlatan törenler olarak kalmak yerine, toplumun hafızasını ve siyasal iradesini dönüştüren güçlü bir yüzleşme ve yenilenme alanına dönüşebilmelidir. Bunun gerçekleşebilmesi için ise devletin mevcut hukuk sınırları içerisinde siyasal alanı genişletmesi kadar, siyasetin de kendi dar kalıplarını aşabilmesi gerekir.

Ne var ki siyaset, çoğu zaman kendi bürokrasisinin, alışkanlıklarının ve klişeleşmiş aktörlerinin sınırlarına takılıyor.  DEM Parti'nin de bu anlamda yalnızca dış koşulların değil, kendi iç sınırlarının da sınavını vermesi, kendini sorgulayıp masaya yatırması gerekir. Her şeyi kendinden toplayan kişilik anlayışını mahkum etme zamanıdır. Değişime kapalı kaldığı ölçüde kendisini aşamamakta; dönemin ruhunu okuyup yeni toplumsal kesimlerle çoğalabilecek bir siyasal dil kurmakta zorlanmaktadır. Oysa yüzleşmek, yalnızca geçmişin acısını tekrar etmek değildir; geçmişin bize yüklediği sorumluluğu bugünün dünyasında yeniden tanımlayabilmektir. Şehit anmalarının gerçek anlamı da burada saklıdır: Eğer bir anma biçimi, toplumsal hafızayı harekete geçiriyor fakat geleceğe dair yeni bir siyasal ufuk üretemiyorsa hafıza, kendi içinde dönüp duran bir yas biçimine dönüşür.

Asıl ihtiyaç duyulan şey, matem ile hafıza arasındaki farkı; sadakat ile tekrar arasındaki ayrımı görebilmektir. Şehitlerin çizgisinden yürümek, onların bıraktığı yerde durmak değil, onların açmaya çalıştığı yolu kendi çağımızın sorularıyla yeniden yürümektir.

Bugün aşılması gereken en büyük engel belki de dışarıdaki duvarlardan önce içerideki duvarlardır: bürokrasi, alışkanlık, klişe siyaset ve değişim korkusu. Bir hareket, kendi geçmişini kutsallaştırdığı ölçüde geleceğini daraltır; kendi geçmişiyle yüzleşip onu aşabildiği ölçüde ise yeniden çoğalma ve yeni bir tarih yazma imkânı kazanır.

Bir gün gelecek; yukarıdaki sözün anlamı çok daha derinden kavranacaktır. İnsanlık, gerçek zaferin bir düşmanı yenmekte değil, düşmanlığa ihtiyaç duymayan bir dünya yaratmakta olduğunu anlayacaktır.