'Muhteşem yalnızlık' ve biz!

Nurettin DEMİRTAŞ yazdı —

15 Eylül 2021 Çarşamba - 23:00

  • O yalnızlıkta doğan özgürlük manifestosunu anlamamız için Önder Apo ne çok çaba sarf etti biliniyor. Ve hep söylediği gibi kendisi için değil tüm insanlık için…

Hayatın en acımasız yanlarından biridir yalnızlık. Mutlak tecrit koşullarında bunu “muhteşem yalnızlık” olarak karşılayan bir Önderlik gerçekliği söz konusudur.

“Hayatta en kuvvetli insan en uzun süre yalnız kalabilendir!” demiş filozof. 

Biz bu yalnızlığı ne kadar paylaşabiliyoruz? Ne kadar hissediyoruz? Bir an durup düşünelim. Hayatımızın odağında bu hissiyat ne kadar yer edinmiş durumdadır? Günlük çabalarımıza ne kadar yön veriyor? Bilinç ve eylemimizi ne kadar etkiliyor?

O yalnızlıkta doğan özgürlük manifestosunu anlamamız için Önder Apo ne çok çaba sarf etti biliniyor. Ve hep söylediği gibi kendisi için değil tüm insanlık için…

Neticede “beni neden tanımak, neden anlamak istemiyorsunuz?” dedi. Büyük bir vicdan ve bilinç çağrısı, öze dönüş ve ayaklanma çağrısıydı.

Karşılığı kahramanca direnişler oluyor. Bunu her yere taşıyacak ruh ve bilinç neden gelişmiyor?

Toplum parçalanmış, birey parçalanmış, kişilik parçalanmış! Buradaki tahribatı gidermenin sandığımızdan daha zor olduğunu anladıkça kendimizle yüzleşiyoruz.

Toplumsal gerçeğimizle yüzleştikçe, mücadele ettikçe parçaları birleştiriyoruz. Bir kez olunca, kendiliğinden sürüp gitmiyor; süreklilik isteyen mücadeledir, sürekli yenilenmeyi gerektiriyor.

Aralardaki sızıntılar çatlak haline, o da uçurum haline gelmesin diye bizi var eden gerçekliğe sadık kalınması gerektiğini herkes bilir ama mesele niyetlerle izah edilemeyecek kadar yakıcı olunca gerçeklikten kaçış ve gerekçelere sığınma adeta bir var olma biçimiymiş gibi normalleşir. Normalleşmenin ölüm olduğunu bile bile buna razı olmaktan daha kötüsü yok.

Derler ki üç şey zekanın ve kişiliğin gelişmesi önünde engeldir: 1-Dedikodu, 2-Negatif düşünce, 3-Niyet okuma! Üçünün bir arada olması gerekmiyor, biri de yeter. Her biri bir sızıntı, bir uçurum başlangıcı. İşte kaosa mahkûm kişilik!

Sürekli kaos hali dehşet bir durumdur. Düşman sahibi olanlar için tam bir tuzak! Bunun savunulması mümkün olmayacağına göre kabul edilecek tek ölçü kalıyor geriye: Düşmanını yenme ölçüsü! 

Ne dışa ne tekniğe bel bağlayan; özlü, girişken, gösterişten uzak hem olağanüstü hem sade bir yaşam. Olağanüstü ama “mükemmeliyetçiliğin sıkıcılığından” kurtulmuş hakiki devrimci bir yaşam! Hataları sorgulayan, eleştiriyi aynı zamanda özeleştiri olarak gören, ne ararsa önce kendinde arayan. Pes etmeyen, hamleci, ısrarla sonuç almanın yol yöntemlerine kafa yoran, tartışan, paylaşan, katılan, katan… İşte O’nun yaratıcılığa açık karakter tanımı. 

İzlememiz gereken bu karakter en sade tanımıyla bir savaşçıdır! 

Onunla kazanılan savaşçı kişiliğe ve öğrenilen hakikate başka hiçbir yerde ulaşılamaz. Onun düşmanları çokmuş. “Olsun!” der. Ne kadar çok olursa olsun, o bu dünyaya göre olmaya çalışmaz. Onun kalıplarına boyun eğeceğine yalnızlığı göze alıp yoluna devam eder. 

Halil Cibran güzel söylemiş: “İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil!” 

Çevremizle ilişkimizi düzenlerken toplumsal kültürümüze, özümüze dönelim! Bu öylesine kuvvetli bir özdür ki düşmanını yenmek dışında hiçbir şeyi kafasında büyük mesele haline getirmez. Abartılardan kaçınır, Hatta düşmanını yendiğinde bile büyüklenmez.

Kazandığı savaş nedeniyle “Afrikalı” lakabıyla anılan Romalı general Scipio, Hannibal gibi bir komutanı yenilgiye uğrattığı halde tarihteki en büyük komutanların kimler olduğu sorulduğunda “birincisi İskender, ikincisi Hannibal’dir” demiştir. Kendisini 3. sırada saymıştır.

Soykırım saldırıları altındayız. Ne kendine çok güvensiz ne de abartılı olabiliriz. Tek başına bir hücrede soykırıma karşı nasıl bir direniş yaşandığını düşünelim? O yalnızlığı tüm hücrelerimizde hissedelim, anlayalım, paylaşalım; o zaman tüm engelleri, tüm bahaneleri ortadan kaldırabiliriz. Sorumluluk anlayışımız büyür, ufkumuz genişler, doğru hedefe kilitleniriz, kafamızda büyütecek başka hiçbir sorunumuz olmaz, “gerekçeler” ise un ufak olup gider. 

Bunu başarmamız için o büyük uyarıcı ses her an kulaklarımızda çınlamalıdır: “Eskisi gibi sorumluluğu birilerine yıkarak veya tasfiyeci pratiklere bel bağlayarak kurtulmak veya sıyrılmak mümkün değildir. Mevcut halk ve parti gerçeği buna imkân vermez!”

Her birimiz için sorumluluk, duyarlılık, ölçü bu şekilde belirlenmiştir. Faşizmi yıkma, özgürlüğü sağlama hamlesini sonuca ulaştırmak için karmaşık, rutin ya da gereksiz ağırlıklardan kurtulup hedefe kilitlenelim. 

Unutmayalım “Muhteşem Yalnızlığı” paylaşma onurunu, O’nun fiziki özgürlüğüyle taçlandırmadan hak etmiş sayılmayız. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.