- Kürt olarak varlığımızın inkâr edilmesine karşı isyan etmişiz fakat bunları yeniden inşa etme gücünü gösteremiyorsak varlığımızın anlamını sorgulamak zorundayız.
NURETTİN DEMİRTAŞ
Kişisel olarak yaşadığımız zorluklar aşılırken bazen acı-tatlı bir anıya dönüşür, bazen gurura takılıp kalır, bazen gözleri nemlendirir, boğazı düğümlendirir. Duygusal yanımız mı diyelim bireyci özellikler mi diyelim, sonuçta bu kadar takılıp kalmamak; çözmek, amaca bağlanarak aşmak gerekiyor. Aklıselim bunu söyler fakat birbirine bağlı olsa da konu toplumsallığa geldi mi bireyin kendinden başlamak üzere çözmesi gereken daha derin sorunlar vardır. Bekleyerek veya bilinenleri tekrarlayarak hiçbir sorun çözülmez. Meseleyi sosyolojik tahlile tabi tutmak da yetmiyor. Burada ontoloji devreye giriyor.
Beklentili, yetersiz, çözümsüz halleri aşmak adına felsefeye yönelmek, anlam dünyamızı zenginleştirir; düşünce ve ısrarla yaratıcılığı teşvik eder; siyasallaşmaya ivme kazandırır. Bugünlerde “bekleme durumu” veya beklentili halden çıkılması için sorumluluk duyup uyarıcı olan herkes haklıdır ve görünen o ki bu uyarılar önemli oranda karşılığını bulmuş, belli bir hareketlenme yaşanmıştır. Bu durum güncel gelişmelerin ötesinde bir amaçla bağlantılı ele alındığında sürekli inşa halinde olmak gerektiği bilinir ve esas çözüm de burada başlar.
Topluma ve komünlere yönelmek gerektiğini herkes dile getiriyor, nereden nasıl başlanacağıyla ilgili tartışmalar da yapılıyor. Hamlesel düzeyde gerekli adımların atılamaması süreç açısından da zorlayıcı oluyor. Sorunu daha köklü ele almamız için felsefi temellerine inmemiz gerekiyor. Önder Apo, bu kapsamda ontolojik bilinçten bahsediyor: “İlkin sömürgecilik dedim, şimdi varlık diyorum. Kürtler kendi doğası ve diyalektiğinde var olmuyor, ulus-devletin kırım mekanizmasında yok ediliyor. Neden stratejik düşünen beş kişi gelişmedi? Ontolojik problemle, oluşum tarzınızla ilgili sorunlardan kaynaklanıyor.”
Varlık ve özgürlük bilinci
“Varlık kazanıldı, şimdi özgürlük zamanı” diyoruz fakat varoluşla ilgili sorun sadece Kürt inkarının aşılması değildir. Üstelik devletler nezdinde halen lafta kalan, yasal hiçbir güvencesi olmayan bir Kürt varlığı söz konusudur. Buna rağmen sorun devletlerin kabulünden önce kendi varoluş tarzımız hakkındaki bilinçtedir. Dolayısıyla özgürlüğün varoluşla, varlığın ise tüm evrenle bağını doğru temelde kurmadan toplumsal inşa görevlerine sorumlu yaklaşım da geliştirilemez.
Özgürlük ve sorumluluk birbirini koşullar. Özgürlük bilinci güçlü olan insan, tercihlerinin sorumluluğunu taşır ve dıştan dayatılan her türlü baskıya karşı kendini örgütler; özerkliğini, otantikliğini, farklılığını kendi eliyle inşa eder, bunu korumak için örgütsüz ve mücadelesiz yaşanamayacağını bilir.
Önder Apo, sorunun kapsamını kavramamız için uyarıcı ve ufuk açıcı tespitler yapmış “temel sorun klasik sol literatürde ifade edildiği gibi bir ‘sömürgecilik’ veya ‘sınıfsallık’ sorunu değildir. Temel sorun ‘varlık sorunu’, ‘varoluş sorunu’dur. Yüzeysellik, sıradanlık, verimsizlik ve kendini tekrarın altında bu gerçekliğin anlaşılmaması vardır. Bir kırım rejimiyle karşı karşıya olunduğu anlaşılmadığı için varlık ve varoluş problemine çözüm üretilmiyor” demiştir.
Kendimizi çözümlerken kapitalist sömürgeciliğin etkilerinden, yetiştiğimiz ortamdan bahsederiz, bu yanlış da değildir fakat Önderlik, ontolojik bilinçten bahsederek bu çözümlemelerin yetersiz kaldığını ifade etmektedir. Bu nedenle “Ontolojik bilinç oluşmadan sosyolojik bilinç gelişirse reel sosyalist sonuç ortaya çıkar” diyor ve çözüm olarak bütünsel bir yaklaşımla “bilimsel sosyolojiyi, özgürlük sosyalizmini ve ontolojik felsefeyi geliştirmek lazım” diyor.
Soykırım rejimiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyoruz ve ona karşı mücadele ediyoruz fakat kendi alternatifimizi inşa etmede çok yetersiz kalıyorsak ontolojik felsefeyi kavramada sorunlarımızın olduğu anlaşılıyor.
Ontolojik olarak insan
Ontoloji, var olanların en genel niteliklerini tanımlamayı amaçlar. Ontolojiye göre insanın varoluş tarzı komünaldir ve insanın ekolojik olması da bir tercih değil, ontolojiktir. Kadın-erkek ayrımı da sonradan gelişmiştir, yani ontolojik olarak böyle bir sorun yoktur. Bu bilinç gelişkin olmadığından sosyalist komünal yaşamın inşasında çok yetersiz kalıyoruz. Mesele sadece başlangıçta ne vardı sorusunun cevabını aramak da değildir. Salt veya tekçi köken anlayışı iktidarcılığa, devletçiliğe götürür.
İnsan, kadın-erkek eşitliği temelinde komünal ve ekolojiktir derken bir oluş tarzından bahsediyoruz. Bunun dışında bir yaşam dayatmasına ve Kürt olarak varlığımızın inkâr edilmesine karşı isyan etmişiz fakat bunları yeniden inşa etme gücünü gösteremiyorsak varlığımızın anlamını sorgulamak zorundayız. İsyan yetmez, bu bir reflekstir, bilinçli inşa gerekiyor. Bu tarz bir sorgulama bizi düşünce gücüne, sosyalist karakter kazanmaya ve kendimizi yeniden inşa etmeye yöneltir.
“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmemizi” salık veren yok edici, soykırımcı, ırkçı ideolojiye karşı sadece varlığını farklı kılmak değil, özgürlüğe vesile yapmak için gerekli onursal duruş yeterli olabilirdi fakat onur da ontoloji bilinciyle ilgilidir. Şimdinin dijital dünyası insan varlığını simülarklara indirgiyor. Her şey sanal, sayısal olursa geriye insandan eser kalmayacağı açıktır.
Kendimiz olmanın kitabı
Kim olduğumuzu hatırlama zamanıdır. Ontoloji kendimiz olmanın kitabıdır. Kendisi olmaktan, bilinçten, sorumluluktan kaçış ontolojiden kaçıştır.
Her alanda yeniden yapılanma çabamızı geliştirirken ezberlere, tekrarlara kaynaklık yapan pozitivist anlayışa ve determinist-özcülüğe veya başka deyişle şablonculuğa, ezberciliğe, iktidarcılığa ve kaderciliğe düşmemek için Önderliğin yorumladığı tarzda varoluş felsefesine eğilmemiz, ontolojik bilinçle sosyalist bilincimizi derinleştirmemiz gerekiyor.
Bu nedenle Husserl, Heidegger, Sartre, Camus gibi filozofları yeniden okumanın faydası olacaktır.
Tarih boyunca seyri
Varlığın ne olduğu ve ne anlama geldiği tarih boyunca insanın aklını kurcalamıştır.
Yunan dünyasında Parmenides, varlığı olmuş, bitmiş, değişmez şeklinde tanımlar.
Heraklit, “her şey akar” derken varlığın oluş halinde olduğunu iddia eder.
Demokritos, madde olarak kabul eder.
Platon, idea olarak görür.
Aristo, varlığı zamana bağlar, zamanın kendisidir der.
Tao, varlığı hiçlikle anlatır; önemli olan hiçliktir, boşluktur: Tekerleğin odağındaki boşluk olmasa çemberdeki diğer bağlantıların kıymeti kalmaz, bardaktaki, odadaki boşluk olmasa doluluk mümkün olmaz.
Zerdüşt, varlığı iyi ve kötü diye ayırır, aralarında sürekli bir mücadele olduğunu anlatır.
Hürremiler, varlığın anlamını kadın-erkek eşitliği ve mülkiyet ortaklığıyla tanımlar; egemenlere karşı komünal direnişi esas alır. Farklılıklar temelinde eşitlik anlayışını ve komünal yaşamı adaletin temeli sayar.
Dinlerde “yaratılış” tanrısal kutsallıkla tanımlanır. Hallacı Mansur, var oluşu hakikat temelinde “en-el hak” fikriyle açıklar.
El Kindi, varlığa akılcı yaklaşır. Tanrı’yı “Mutlak Bir” şeklinde tanımlar. Aklın öncelikle insan ruhunun dışında kendiliğinden işlediğini ve sonsuz eylem halinde olduğunu; insanda ise, ruhunda bulunan güç olarak açığa çıktığını belirtir. Akılcı yaklaşımı nedeniyle tanrının sıfatlarını reddedip tanrıyı “Mutlak Bir” şeklinde tanımlar; Mutlak Bir’in şekli, niceliği yoktur. O mutlak varlıktır.
El Biruni, deney, tecrübe yöntemiyle ispatlamayı önemser, varlık sorunu ve felsefeyle ilgilenir, ancak her şeyi tanrıya dayandırır.
Avrupa’nın yakın çağında ontolojinin nasıl ele alındığı ve bizim yaklaşımımızla devam edeceğiz.