- Ontolojik bilinç, özgürlük sorununu kendine dert edinmeyi ve yaratıcı yöntemler geliştirmeyi sağlar. Kendini inkâr etmek, sadece kökenini değil, kültürünü ve onurunu terk etmektir.
NURETTİN DEMİRTAŞ
Avrupa’da varlık tartışmaları felsefenin ana konusu olmuştur. Descartes, varlığı hem madde hem idea olarak tanımlar. Evrensel bir nesnellik arayışında olan Hegel ise varlığı 'tin’le ele alır, onun 'tin’i “akla sahip düşünce"dir. Kierkegaard, Hegel’in sistematik ve rasyonalist felsefe tarzını eleştirir: Ona göre insanın nasıl bir hayat yaşayacağı toplumun ve dinlerin değil, bireyin sorumluluğundadır. Nietzsche’de “üst insan”, varlığın anlamlandırılmasında ulaşılan düzey olur. Edmund Husserl, varlığı fenomen olarak kabul eder. Heidegger’de varlık, zamandır. Sartre, “insan nedir” sorusu yerine “insan ne olmak ister” sorusunu sorar ve “varlık özden önce gelir” diyerek insanın kendi kendisini inşa ettiğini anlatır. A. Camus, kendisini varoluşçu olarak tanımlamasa da varlığı “anlam ve absürtlük” bağlamında en çok tanımlamak isteyenlerdendir; absürtlüğü kavram olarak benimsemese de dünyanın halini mecburen bu şekilde tanımlar ve dünyadaki anlamsızlıklara karşı başkaldırıyla yaklaşır.
Varlığın ne olduğuna dair bunca farklı yaklaşımın olması hayatı şekillendirmedeki gücünden ileri geliyor. Bu güç, insanın tercih yapabilme kabiliyetinden ileri gelir ki bu da özgürlüğü tanımladığından bu kadar ilgi çekmiştir. Varlık sorunu dediğimizde bizde “Kürt varlığı” şeklinde somutlaşır; felsefede ele alınan varlık tartışmasıyla çok ayrı değildir, biz orada kaybetmiştik fakat özgürlüğü kazanmamız sadece Kürt varlığının kabulü sınırında mümkün değildir. Bu nedenle özgür Kürtlüğü de kapsayan bir varlık-ontoloji felsefesini anlamaya çalışıyoruz.
Varlığı var eden oluş
Sosyal bilimde, teolojide, sanatta, siyasette derinleşmek, yetkinleşmek isteyen; nerede bir tıkanma ve tekrar varsa aşmak isteyen için varlık felsefesi yol gösterici olabilir.
Ontoloji, sabit bir yöntem önermez, varlığın var olup olmadığıyla ilgilenmeyen, peşinen var olduğu kabulüyle hareket eden bilim gibi de yaklaşmaz, varlığın var olup olmadığını bile tartışır, sorular sorarak evrensel bağlantılar arar, hakikatle ilgilenir. Kimisi ontolojinin sorularla değil, dil ve bilgi yapılanmalarıyla ilgilenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu da göz ardı edilemez ama sorusuz ontoloji ve sorusuz hayat olamaz. Olmuş, bitmiş, eklenecek-çıkarılacak bir şeyi olmayan, tamamlanmış bir şey için sorular anlamsız ve faydasız olabilir ama varlık böyle değildir.
Yapılıp tamamlanmış bir makine, bir kalem, bir sandalye değildir varlık; orman, deniz ya da dağ değildir. Bir fikir, bir din, bir sanat eseri de değildir. Konusu bunların düşüncedeki yansımasıdır ama idealizme düşmediği için onunla da sınırlı değildir. Var olan her şeye varlık denilir ama bundan “hiçbir şey yoktur” sonucunu çıkaranlar da vardır. Metafiziğin basit bir dönüştürülmüş hali de değildir varlığı anlamak. Varlık, bir oluş sürecine sahiptir. Oluşumun süresine ise zaman denilir. Oluş ve zaman birbirine bağlıdır da diyebiliriz. Olmak, oluşmak zamanı şekillendirmektir. Zaman da oluşu şekillendirir. Kimisi “varlık zamandır” sonucuna ulaşmıştır ki her halükârda varlıksız zaman, zamansız varlık olmaz. İkisini birleştiren “oluş”tur.
Felsefede varlığın iki temel ölçütü vardır: Nitelikleriyle tanımlanabilir olması ve tamamlanmış, bitmiş değil oluş halinde olması.
Demek ki tanımlanabilir olmalı ama tamamlanmış halde de değildir; tamamlanmamış bir şeyin tanımlanması çelişkiler içerir, sorular sormayı ve arayışı gerektirir. Yine de doğrusu budur çünkü mutlaklık yoktur. Öyleyse “şöyle başlar şöyle biter” diyebileceğimiz bir inşa yoktur. Sürekli oluş hali, sürekli inşa geçerlidir. Beklentiye girecek bir durum yoktur. Şunlar olsun da sonra inşa olur diyeceğimiz herhangi bir gelişmeden bahsedilemez. Beklemek anlamsızdır. Hatta günümüz koşullarında bilinçsizce ölüme yatmak demektir.
Yaşam bilinçsiz olmaz. Varlık kendi farkına varmışsa bilinç oluşmuş demektir. Form, biçim kazanması örgütlenmeye bağlıdır. Kendi farkını politik düzeyde oluşturmakla etik ve estetik iç içe gelişir.
Ontolojik bilinç varlığın kendini nasıl anlamlandıracağıyla ilgili bilinçtir. Varoluşçuluk felsefesine göre varlık önce gelir öz sonra kazanılır. Kendini inşa eden insan gerçekliği bunun ifadesidir. Bilinç ve inşa zayıfsa doğa sınırlarına takılıp kalma yaşanır ki bu durumda siyasallaşma, irade haline gelme, örgütlenme kendiliğine bırakılır. Bundan “yabancılaşma” dışında bir şey çıkmaz. Yabancılaşma kim olduğunu unutmadır, onurlu özgür yaşam tutkusunu yitirme ve egemenlerin cenderesinde erime ve insanlıktan çıkmadır.
Evrendeki onursal yerimiz
Ontolojik bilinç, özgürlük sorununu kendine dert edinmeyi ve yaratıcı yöntemler geliştirmeyi sağlar. Kendini inkâr etmek sadece kökenini değil, kültürünü ve onurunu terk etmektir ki bu da ontolojik olarak ne olduğun tartışmasını gündeme getirir. Çözüm ararken direniş başlar fakat nasılına dair etrafına ve tarihe bakınırken aklın yolu karışabilir. Tarihsizlik ve kimliksizlik bir yaşam felsefesine dönüşebilir. Ontolojik bilinç olmadan bu yola girenlerin sonu kaçınılmaz olarak kapitalist modernite ve devlete çıkar, çünkü ona benzeyen akıl ve yöntemden başka sonuç beklenemez.
Oysa ontolojik bilinç aynı koşullar oluştuğunda, aynı yöntemlerle “her yerde, her zaman benzer sonuçlar alacağını sanan” ayrıca tarih bilincinde çarpıtmaya yol açan, tarihi tek bir kökene bağlayan ve cansız hale getiren determinist yaklaşımları aşar. Bu işin kökenlerine vurgu yapmak da bir yerden sonra özcülüğü doğurur. Kendinden menkul, hazır reçetelere yol açar. Hep köken olarak özgürlüğe ve yaratılan ilk insani değerlere göndermede bulunmak sanki şimdi de öyleymişiz gibi özgürlük yanılsamasına yol açabilir. Sadece söylemek, öyleymiş gibi yapmak, sanmak akıl almaz şekilde kendini kandırmaktır. Gaflet mi denilir sorumsuzluk mu denilir? Sonuçta bu, bir bilinç ve hissetme, sorumluluk duyma işidir.
İnşa gerekliliğini iliklerimize dek, varlığımızın anlamına dek hissetmezsek onun pratiğine de giremeyiz.
Ontolojik bilinç, özgürlük için sürekli inşa ve mücadele düşüncesinin ve sorumluluğunun temelidir. Beklemek ise devletçi mantalitenin tezahürüdür. Kaynağında dogmatizm vardır ki dogmatizmin de bir iktidar hastalığı olduğu bilinmektedir. Son derece negatif bir durumdur. Muhafazakarlığın, tekrarın ve yüzeyselliklerin sebebidir.
Yaratıcı olmak, düşünce zenginliğine kavuşmak, siyasallaşmak, inşacı olmak için varlığımızı özgürlükle anlamlandırmamız gerekiyor. Verili epistemolojiyle ontolojik bilinç kazanılamaz. Bilgi yapılanmamızı pozitivizmden arındırdığımızda ontolojinin önemi ve anlamı daha iyi kavranabilir. Böylece doğru bir ontolojik yoruma ulaşabiliriz.
Özgürlük mücadelesi her zamankinden daha büyük bilinç, emek, çaba gerektiriyor. Ontoloji yani varlık bilincimiz bize komünalite içinde nasıl özgür birey olacağımızı anlatır; halk olarak, insan olarak, kadın veya erkek olarak, genç veya yaşlı olarak evrendeki yerimizi bilmemizi; onurlu, özgür bir yaşam için toplumsal akılla hareket etmemizi, sürekli akışkan ve çözüm gücü olmamızı, en nihayetinde onursuzluğu dayatan ölüm felsefesinin her türlüsünü aşıp büyük özgürlük eylemine kalkmamızı sağlar.