- Hakikisini inşa etmek varken sanalına, sahtesine, yapayına meyletmek insana yakışmaz. Yapaylığı aşıp kendimiz olmak için her şeyden önce kendimizi yönetebilmeliyiz.
NURETTİN DEMİRTAŞ
Eskiden bir şeyin kötü olduğunu anlatmak için “yapaydır” denilirdi. “Davranışı yapay, gülüşü yapay” ya da yiyecekler ve eşyalar için söylenirdi. Yapaylık, doğallığın karşıtıydı. Bu ölçü, maalesef eskide kalmış gibi. Yapayla doğal, sanalla gerçek, yanlışla doğru, sahteyle hakiki çok fazla karışmış, çünkü kapitalist modernitenin etkileri nedeniyle etik sorgulama zayıflamış.
Etik sorgulama olmadı mı toplumsal ilkelerin yerini “faydacılık” tutar ve bozulmanın, kirlenmenin önü açılır. Bu durumda olan bir toplumun bilinci ve iradesi gasp edilmiştir. Kendi adına düşünemez, kendi adına eylem yapamaz… Özgürlük mücadelesi sayesinde bu olumsuz gidişat tersine çevrilmiştir ki bu nedenle şimdi başkasına tabi olmak anlamına gelen yapaylığı felsefi düzlemde de sorgulayabiliyoruz.
Yapaylık, varlığın inkarıdır. O halde varlığın kanıtı nedir? Bunun için “düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes’ı, Camus “başkaldırıyorum öyleyse varım” diyerek yanıtlamış. Kendin olabilmen için ne gerekiyor? Öncelikle var olmak! Varlığın kanıtı ise ne sadece düşünmek ne de sadece başkaldırmaktır, çünkü düşüncenin nasılı, başkaldırının ise amacı önemlidir; bununla birlikte ulaşılması gereken hedef, yani alternatif önemli oluyor. Sonuç: “Kendimi yönetebiliyorum öyleyse varım!”
Özgürlük, kendisi olmak ve kendini yönetebilmektir. Yapaylık ise kendine yabancılaşmak ve öz yönetimden düşüştür.
Var olmak bir oluş süreciyse var olmanın şartı kendi aklıyla kendi adına hareket etmektir. Diğer her şey başkası adına olmak, oluşmaktır. Aslında buna oluşum demek de isabetli olmuyor, çünkü yapaylık, oluşum değil kaostur. Kaosun aşılması, yapaylıktan çıkıp kendini yönetir hale gelmektir.
Bu kısa savlardan sonra özgürlüğün ancak toplumsal ve ahlaki olabileceği sonucuna ulaşıyoruz. Sanaldan ve yapaylıktan ne toplum ne de özgürlük olur. Buna rağmen yapay zeka tartışmalarında tuhaf bir tepkisellik görülüyor. Her teknik gibi yapay zekanın da nerede, nasıl, nereye kadar kullanılabileceği tartışılabilir fakat her yapay zeka ürününü meşru saymak mümkün değildir. Her fayda meşruiyet sağlamaz.
Doğaya zarar vermemek kaydıyla toplumsallığın ve toplumun hizmetinde kullanılan hiçbir tekniğe karşı değiliz. Genelde dünyada sorgulandığı gibi biz de yapay zekayı etik olarak sorguluyoruz. Kendi açımızdan daha somut söylersek her şeyden önce Önder Apo ve şehitlerimizin görüntü ve sesinin yapay zekayla yapılmasına karşıyız. Yapay zeka ürünlerine sanat denilmesi de doğru değildir.
Öte yandan herhangi bir ihtiyaç için bir görüntü oluşturmada yararlanılmış ya da bir ses için katkısı alınmış, bunlar ayrıdır ama müzik, ses, görüntü akla ne gelirse her şeyi tamamen yapay zekayla yapılmışsa buna sanat dememiz mümkün değildir. Yapılmaz değil, yapan yapar ama adına sanat denilemez, o artık başka bir şeydir.
Yapay zeka kullanımının tümüne karşıymışız gibi bir algı oluşturmak isteyenler ya anlamamıştır ya da aslında neye karşı olduğumuzu muğlaklaştırmaya çalışmaktadır. Toptancı bir yaklaşımımız yoktur fakat ret-kabul ölçülerimiz de muğlak değildir. Bu konudaki farkındalık yeterince yayılmadığından kimi zaman özgür basında bile yapay zeka şarkılarının sorgusuz-sualsiz yayınlamasında mahsur görülmemektedir. Bir kritiğinin bile yapılmaması, yapaylığın yaşama bulaşma düzeyini göstermektedir.
Yapay zekanın sanat olamayacağını ilk söyleyen biz değiliz. Henüz 40 yıl önce bunlar tartışılmış şeylerdir. Alanında uzman olan ve “simülakrlar ve simülasyon” kitabıyla tanınan Baudrillard bu karşı çıkışın öncülüğünü yapmıştır.
O dönemde “yapay zeka” yoktur ama simülakr ve simülasyon tekniği gelişmiştir, aynı şeydir. Baudrillard kitabında “her şey simülakrdır” demiştir. 1987 yılında New York’taki genç sanatçılar onu bir öncü olarak görüp yeni sanat manifestosunu bu teknik üzerine kurmaya çalıştıklarında Baudrillard bu kez: “Simülakr hiçbir şeydir” ve “Simülakr bir sanat eseri olarak kabul edilemez ya da ona modellik yapamaz” diyerek tavır almıştır.
Yapay zeka olmadan da yapaylık sergileyenler vardır. Bunlar teknikten değil, yaşama bulaşan yapaylıktan kaynaklanıyor. Taklit, kopya ve her türden bayağılık yaşamı anlamsızlaştırıyor. Söyleyip yapmamak yapaylığı daha fazla geliştiriyor. Karşılığı olmayan, yalan sözler yapaydır. Sanmak ama aslında öyle olmamak, toplumdan kopukluk, soyutluk yapaylığın başka bir boyutudur ve yaygınlaşmıştır.
Yine de her şey yapay değildir ve tüm toplum da yapaylığa kapılmış değildir. Barış Analarına bakın, yapay olan neleri var? Örgütlü mücadele yürüten gençlere bakın, sistemin yapaylığından kaçtıkları için mücadele içindedirler. Yapaylıkla ne alakaları var? Entelektüel, sanatsal, siyasi ve toplumsal çalışmalardaki kadın öncülere bakın, yapaylığı yanlarına yanaştırmazlar. Dağlar ise özgür yaşamın kaynağıdır, kanıt göstermeye bile gerek yok.
Hakikisini inşa etmek varken sanalına, sahtesine, yapayına meyletmek insana yakışmaz. Tersini iddia etmek için teneke yürekli olmak gerekir. Böyle bir insan kendini yönetemez durumda olmayı, sürekli yabancı yönetim altında kalmayı normal görür.
Yapaylığı aşıp kendimiz olmak için her şeyden önce kendimizi yönetebilmeliyiz. Kendini yönetmek, toplum olarak kendi adımıza tartışmak, karar vermek ve uygulamaktır. Siyaset budur. Bunun önünde engel olan yasalara boyun eğilemez, onunla ancak mücadele edilir.
Hukuk düzeninin asgari gereği karşılıklı tanımadır. Toplumun kendini yönetebilmesi, dolayısıyla örgütlenme hakkını tanımayan yasaları toplumun da tanıması mümkün değildir. Direnen emekçiler, polis saldırısına uğrayan öğretmenler yapay değil, gerçektir. Hakları ve onurları için mücadele eden herkes gerçektir. Yapay olan, toplumu baskı altına alan yasalardır.
Türk Adalet Bakanı çetelerle topyekun mücadele edeceklerini söylüyor ama pratikleri tam tersi olduğundan bu sözleri son derece yapay kalıyor. Sokaklarımıza tebelleş olan çetelerin arkasında özel savaş kurumları olmasa toplum onlarla rahatlıkla baş edebilir. Bu yüzden daha örgütlü bir mücadeleye ve bütünlüklü konseptlere ihtiyaç var. Kendini yönetmek böyle bir şeydir. Yoksa özgürleşmez, hep bağımlı kalırsın. Kendi sorunlarını kendin çözmek zorundasındır. Toplum açısından bu onursal bir ilkedir.
Hayvanlar için bile bir onur ilkesi vardır. O da kendi doğasında yaşamalı, kafeslenmemeli ya da insanlara bağlanmamalıdır. Yavru kurdu evcilleştirmeye çalışan öğrenciye yaşlı köylünün verdiği bilgece cevap bunu anlatıyor: “Kurdu besleyerek avlanma hakkını elinden alıyorsun, onun onuruyla oynuyorsun!”
İnsan için onurlu yaşam öz yönetimli yaşamdır. Bunun birçok farklı formu vardır; zamana, mekâna, koşullara göre değişebilir, önemli olan bu amaca uygun olmasıdır.
Yapay değil, hakiki insanlar, varlığımızın ve özgürlüğümüzün kanıtı olan “kendini yönetebilmeyi” onursal bir mesele olarak görürler. Teknoloji, yasalar, ilişkiler, ittifaklar ve geri kalan her şey, buna hizmet ettiği oranda insanileşme temelinde bir değer ifade eder.