• NATO üyeliğinden kaynaklı aşırı özgüven ve şımarıklık, içeride otoriterleşmeye yol açarken, dışarıda ise "evet"i geçmeyen, dahası "hayır" diyemeyen bir fatalizme sürüklemiştir.

ŞEMSETTİN ÖZER

Çok boyutlu jeopolitiğin gerektirdiği iç politik gelişmeler bütünü içerisinde, Türkiye’nin Ortadoğu ile dünya arasındaki dengelerde nasıl bir yer tuttuğu ve tarihsel olarak nasıl bir rol oynadığı değil, kendisine nasıl bir rol verdiğine bakmak gerekir. Hep şu söylenir: Türkiye’nin konumu jeostratejik olarak önemli bir yere sahiptir. Bu, nesnel ve taktik açıdan doğru olmakla birlikte, öznel ve stratejik olarak kendisine verilmiş bir görev olduğu için bağımsızlığını da doğal olarak yitirir. Böylece dış güçler desteğini çektiği anda kurulu düzen, şişirilmiş bir balon gibi söner; jeopolitik ve jeostratejik konumu da tartışma konusu hâline gelir.

Bu bağlamda, tarihsel olarak hem Türkiye hem de İran, jeostratejik ve jeopolitik açıdan değerlendirildiğinde, bölgesel güç dengelerinde belirleyici konuma sahip iki devlet olmuştur. Bu durum, yalnızca kendilerine verilmiş rollerin paylaşımında değil, tarihsel gelişmeleri okuduğumuzda da açıkça görülmektedir.

Türkiye’nin özellikle NATO üyeliği, ülkeye yalnızca stratejik bir önem kazandırmamış; aynı zamanda devlet elitleri içerisinde zaman zaman aşırı bir özgüven ve bölgesel güç algısının gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Bu aşırı özgüven, şımarıklığa neden olduğu gibi, içeride otoriterleşmeye yol açarken, dış politikada ise "evet"i geçmeyen, dahası "hayır" diyemeyen bir fatalizme sürüklemiştir. Son olarak Trump’ın, "Dostum Erdoğan için gelip NATO zirvesine katılacağım" derken Erdoğan’ı övmesi ve "İstediğim her şeyi alıyorum, istediğim her şeyi yapıyorum" anlamına gelen ifadeleri, yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye’nin jeostratejik açıdan öznel bir konuma sahip olmadığının da bir kanıtıdır.

Buna karşılık emperyalist güçler, İran’daki mevcut teolojik rejimi koruyarak hem Sünni-Şii kaosunu güncel tutmakta hem de Türkiye’nin bölgede tek güç olmasını engellemektedir. Her iki devlet de tarihsel mirasını ve mezhepsel siyaseti dış politikasının önemli araçlarından biri olarak kullanmaktadır. İran’ın, Şiilik eksenli bölgesel nüfuz politikasıyla Ortadoğu’da bir denge kurmaya çalıştığı; bu sayede hem Batılı devletleri hem de Amerika Birleşik Devletleri’ni belirli ölçülerde kendisiyle ilişki kurmaya mecbur bırakarak teokratik siyasal sistemini sürdürdüğü ileri sürülmektedir.

Örnek tarihsel bir anekdot olarak: Osmanlı'nın yıkılışı; ekonomik, askeri, siyasal, teknolojik gelişmeler, milliyetçilik akımları ve uluslararası güç dengeleri gibi çok sayıda etkenin sonucu olsa da kendisinin Dârü'l-İslâm anlayışı da dağılmasını hızlandırmıştır. Bugün de kendisine verilen rol ve Erdoğan’a yönelik övgüler sonucunda felaket yaşanacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Türkiye ise Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engelleyen NATO’nun ileri karakolu işlevini üstlenmiştir. Bu jeostratejik rol, Soğuk Savaş sonrasında da farklı biçimlerde devam etmiş; özellikle AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin Ortadoğu politikası yeni bir içerik kazanmıştır. Bu dönemde Türkiye’nin, bölgesel gelişmelerde Batılı güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği, Sünni eksenli siyasal hareketleri desteklediği ve bu politikaların Ortadoğu’da demokratikleşme süreçlerini olumsuz etkilediği yönünde çeşitli akademik ve siyasal değerlendirmeler bulunmaktadır.

Tarihsel miras, iç siyaset ve Kürt meselesi

Bu çerçevede Türkiye’nin özellikle Kürt meselesine yaklaşımı da dış politika ile iç politikanın kesiştiği temel alanlardan biri hâline gelmiştir. Kürt siyasal hareketinin uluslararası alanda diplomatik ve siyasal meşruiyet kazanmasını engellemeye yönelik politikaların, Kürt öznelliğinin gelişmemesi için yalnızca taktik değil, tarihsel olarak şekillenmiş bir strateji olduğu görülmektedir. Bu stratejik imha mantığı, dış dengeleri hesaba katarak siyasal taktikler geliştirmekte ve sürece bu perspektiften yaklaşmaktadır. Bu durum, Kürtler ile demokrasi yanlısı çevrelerde ciddi kaygılar yaratmaktadır.

Tarihsel açıdan bakıldığında ise 1514'e kadar Osmanlı devletinin doğu ve güney sınırlarından ciddi bir stratejik tehdit algılamadığı, bu nedenle önceliğini Batı yönündeki fetih ve genişleme siyasetine verdiği görülmektedir. Bunun nedenleri arasında doğudaki siyasal yapıların görece zayıf görülmesi, Osmanlı’nın sahip olduğu askeri ve siyasal üstünlüğe duyduğu güven ile İran’daki Safeviler ve Mısır’daki Memlükler gibi rakip güçlerin Türk hanedanları tarafından yönetiliyor olmasının oluşturduğu yanlış güven duygusu sayılabilir. Oysa hem Safevi devleti hem de Memlük devleti, Osmanlı’nın en önemli rakipleri arasında yer almaktaydı. Batı'nın tarihsel olarak Türkiye’nin okumadığı zihinsel kodlarının seküler görülmesidir. Oysa Türkiye, Osmanlı hayalinden vazgeçmediği gibi; İran da Sasani yayılmacı mirasının hayalinden vazgeçmemiştir.

Bu tarihsel dönemi açıklamaya çalışan ikinci yaklaşım ise Dârü’l-İslâm anlayışıdır. Bu kurama göre Osmanlı mirasını üstlenme iddiasındaki AKP ve Erdoğan’a dışarıdan verilmiş bir kadı rolüyle içeride bunu uygulamaktan azededir. Trump‘ın  Erdoğan'a verdiği görev budur. Dolayısıyla Ortadoğu İslam dünyasının siyasal ve dinsel liderliğini üstlenme iddiasıyla hareket etmektedir. Görünüşte böyle olsa da aslında Sünni ve cihatçı örgütleri kontrol altında tutmak ve gerektiğinde sahaya sürmek gibi bir rol üstlendiği de ileri sürülmektedir. Bu bağlamda dış politikasını yalnızca jeostratejik çıkarlar üzerinden değil, aynı zamanda dini meşruiyet anlayışı çerçevesinde de şekillendirmiştir. Bu durum, özellikle Safeviler ile yaşanan rekabetin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda mezhepsel ve ideolojik bir mücadeleye dönüşmesine neden olmuştur.

Türkiye, entrikalarıyla Suriye’nin trajedisine öncülük ettiği gibi, İran’ın da belini kırarak ortada bıraktı. İran rejiminin değişmemesi, "Kürtler hak sahibi olmasın" diyen Türkiye’nin tüm kartlarını oynamasına neden oldu ve çözüm süreci de eski süreçlerde olduğu gibi fırsatı kollayarak yürütüldü. Irak devletiyle sınır karakolları yapılmasının temel amacı, Kürtlerin bir daha başını kaldıramayacağı bir stratejiyi hayata geçirmektir. "PJAK silah bıraksın" şifreleri de budur. Kürtlerin elindeki silah alındığında ve tüm Kürdistan Halepçe'yi yaşadığında uluslararası toplum yapmacık bir kınamanın ötesinde sesini çıkarmayacaktır. Bu konuda çok karamsar olmamakla birlikte, Kürt işgalcilerinin mantığı budur. Bu da paketlerle, kanunlarla değişecek bir durum değildir. Paketler oyalaması Kürt Özgürlük Hareketi'nin iyi niyetini istismar etmekten başka bir şey değildir.