• MİT Başkanı'nın son “Kürdistan” çıkarması ve “PJAK için İran’a gönüllü istihbarat veriyoruz” yönündeki ifadeleri, Kürt barışına dair söylemler konusunda soru işaretleri yaratıyor.
  • AKP bir taraftan “çözüm süreci devam ediyor” diyerek toplumu oyalarken, diğer taraftan Kürt karşıtı politikaları bölgenin diğer parçalarında da derinleştiriyor.

 

Sadece almayı bilen bir mantık, özünde bir egemenlik ilişkisidir; bu nedenle de kaçınılmaz olarak şiddet üretir. Almayı bir hak, vermeyi ise zayıflık sayan her siyasal akıl, eninde sonunda tahakkümün diline, zorun düzenine ve inkârın karanlığına yaslanır. Faşist mantık, şiddeti çıplak ve doğrudan bir egemenlik biçimi olarak üretirken; liberalizm aynı şiddetin üzerini örter, onu görünmez kılar, hukuk, düzen, piyasa ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştırır. Oysa üzeri örtülen her şey, aynı zamanda aklanmış olur.

AKP de tam bu zeminde iktidara taşındı; kendisini liberal olarak tanımlayan çevreler ise bu yükselişin ideolojik zeminini döşedi. Tarih bize açıkça göstermektedir ki; liberalizmin sınırları aşılmadan demokrasinin gelişmesi, gerçek anlamda özgürlükçü bir siyasal düzenin kurulması mümkün değildir.

Yaklaşık bir yıldır Tom Barrack’ın bölgede adeta bir manda valisi gibi hareket etmesi; Arap milliyetçiliğini yeniden ve bilinçli biçimde inşa etmeye yönelmesi ve Kürtler onun emir kulluğunu reddedince bunun bir “velinimet” gibi sunulması, Türk devleti açısından dikkat çekicidir.

Öte yandan Erdoğan’ın kronikleşmiş siyasal kompleksi; Donald Trump’ın onu “güçlü lider” diye ilan etmesi ve NATO’nun Türkiye’de toplanması, Erdoğan zihniyetini sahada yenilmez bir güç yanılsamasına sürüklemektedir. Zaten demokrasi yoksunu olan bu zihniyet, sahada kendisini “bulunmaz Hint kumaşı” sanmaktadır. Bu yüzden bu zihniyet dağılmadan, gerçek anlamda hiçbir siyasal dönüşüm mümkün değildir. Bu akıl hep almayı bilir; vermeyi bilmez. Oysa demokrasi, önce vermeyi bilmektir. Vermeyi bilmeyen bir anlayış demokrat olamaz.

Şiddetin hafızası, iktidarın dili

Siyasal İslam’ın bitmeyen şiddet döngüsü de Muaviye’den miras kalan bir siyasal geleneğin zamanla kültürel bir karakter kazanmasıyla biçimlenmiştir. AKP, bu geleneğin günümüzdeki siyasal temsilidir. Bu nedenle söz onun için hakikati kuran bir ahlaki zemin değil, iktidarı sürdüren, tahakkümü örgütleyen ve kitleleri oyalayan bir araçtır. Söz, burada anlamın değil, iktidarın hizmetindedir.

Şiddetten bütünüyle arınmış bir siyasal rejimden söz etmek elbette mümkün değildir, ancak hiçbir siyasal rejim de şiddeti çıplak haliyle, hiçbir gerekçe sunmadan savunamaz. Bu yaklaşım, Carl Schmitt’in egemenlik kuramında da açık bir ifadesini bulur. Schmitt’e göre egemenlik, istisna hâline karar verme ve gerektiğinde yürürlükteki hukuksal düzeni askıya alma yetkisidir. Egemen, karar verendir; bu kararın niteliği ise akıl, ahlak ya da hukuk gibi dışsal ölçütlerden çok, iktidarın kendisini koruma refleksiyle belirlenir. AKP, bu anlayışın somutlaştığı siyasal örneklerden biri olarak okunabilir. Kendini demokrasiye ve özellikle Kürtlerin demokratik siyasal taleplerine karşı konumlandırırken, Selefi siyasal anlayışın otoriter karakterini yeniden üretmekte; istisnayı yönetme hakkını kendinde gören bir egemenlik pratiği inşa etmektedir.

Liberal meşruiyet, faşist kurumsallaşma

İdeolojilerin şiddeti meşrulaştırma biçimleri birbirinden farklıdır. Liberalizm ise bu işlevi en maharetli biçimde yerine getiren ideolojilerden biridir. Liberalizm, şiddeti çoğu zaman açık bir baskı biçimi olarak değil, hukuk, güvenlik, düzen, piyasa ve bireysel özgürlük söylemleri içinde yeniden üretir. Şiddeti gizler ama ortadan kaldırmaz; onu daha sofistike, daha kabul edilebilir ve daha yönetilebilir kılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtler karşısındaki konumlanışı ve daha genel anlamda demokrasi karşıtı siyasal karakteri de büyük ölçüde bu mantık üzerinden inşa edilmiştir. Bu nedenle AKP, bir taraftan Kürtleri siyasal, diplomatik ve askeri düzlemde tasfiye etmeyi hedeflerken; diğer taraftan ülke içindeki bütün demokratik dinamikleri etkisizleştirerek faşizmi kurumsallaştırmayı amaçlamaktadır. Kürt karşıtlığı ile demokrasi düşmanlığı, bu siyasal aklın birbirini tamamlayan iki temel yüzüdür. Biri inkârı derinleştirir, diğeri toplumu susturur; biri Kürtleri hedef alır, diğeri bütün ülkeyi karanlığa mahkûm eder. Kürtleri inkar ve imha etmekten vazgeçmediği gibi toplumu da demir yumrukla yönetmek ister. En ufak demokratik bir eleştiriyi kaldırmayan bir zihniyet demokratik adımlar atamaz.

Dolayısıyla AKP iktidarı, toplumun tüm dinamiklerini ekonomik yoksullaşma ve açlık üzerinden kendisine biat etmeye zorlamakta; buna karşı çıkanları ise faşizan yasalarla, Demokles’in kılıcı misali toplumun üzerinde sallanan sürekli bir tehditle susturmaya çalışmaktadır. Kürtler karşısında ise “çözüm paketleri” ve oyalayıcı söylemler aracılığıyla barışın dilini konuşurken savaşın hazırlığını yapmakta, çözüm vaadi sunarken tasfiyenin zeminini kurmaktadır.

MİT Başkanı'nın son “Kürdistan” çıkarması ve “PJAK için İran’a gönüllü istihbarat veriyoruz” yönündeki ifadeleri, Kürt barışına dair söylemlerin ne kadar samimi olduğu konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. AKP bir taraftan “çözüm süreci devam ediyor” diyerek toplumu oyalarken, diğer taraftan Kürt karşıtı politikaları bölgenin diğer parçalarında da derinleştirmekte; Özgürlük Hareketi'nin bu çok yönlü kuşatma karşısında sessiz kalacağını varsaymaktadır. Oysa bu siyaset, çözüm değil, zaman kazanma, dağıtma ve etkisizleştirme siyasetidir.

Pandora’nın kutusu açıldığında

Bu nedenle AKP-Türk devleti yalnızca Kürt karşıtlığı üzerinden değil, bütün toplumu kuşatan siyasal pratiğiyle de mitolojik Zeus’un insanlıktan intikam almak için gönderdiği Pandora’nın kutusunu andırıyor. Onun açtığı her kapıdan topluma biraz daha fazla yoksulluk, biraz daha fazla korku, biraz daha fazla suskunluk ve biraz daha fazla karanlık yayılmaktadır. Bu anlamda AKP, kutuyu güncelleştirmiş; faşizmi kurumsallaştırarak yalnızca Türkiye’nin değil, insanlığın ortak geleceğini de tehdit eden bir siyasal odak hâline gelmiştir.

Eğer çözüm süreci gerçekten demokratik bir anlayışa kavuşacaksa, eğer bütün toplumu kapsayan özgürlükçü bir anayasal zemin kurulacaksa, AKP zihniyetinin siyasal belirleyiciliği aşılmak zorundadır. Demokrasi, inkârın diliyle kurulmaz; barış, tasfiye siyasetiyle büyümez; özgürlük ise faşizmin gölgesinde yeşermez. AKP zihniyeti toprağa gömülmeden, onun temsil ettiği siyasal akıl aşılmadan, ne Kürt meselesinde sahici bir çözüm gelişebilir ne de Türkiye ve Ortadoğu halkları demokratik bir geleceğe kavuşabilir.

Sonuç olarak AKP’nin “çözüm süreci” anlayışı, demokratik çözüm iradesinden çok, zamana yayılmış bir tasfiye ve denetim stratejisi olarak işlemektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bir hükümet eleştirisi değildir; mesele, şiddeti, inkârı, yoksullaştırmayı ve tahakkümü yeniden üreten siyasal aklın bütünlüklü biçimde teşhir edilmesidir. AKP, bu anlamda yalnızca bir iktidar değil, çağın karanlığını büyüten bir Pandora kutusudur.