-
Birbiriyle taban tabana zıt “darbe ve müzakere” süreçlerinin aynı anda yürüyor olması nasıl açıklanır? Devletin ve sistem içi muhalefetin zayıflığı ve sistem dışı muhalefet olarak Hareket’in kuvvetiyle açıklanır.
VEYSİ SARISÖZEN
Müzakere sürecinde temel hedef, gerillanın silahsızlanması ve siyasallaşmasından sonra “demokratik entegrasyon” ve “yerellerin merkezden özerkliğini” gerçekleştirmektir. Taraflar, masaya “demokrasiye geçileceğine” dair ortak ön kabulle oturmuştur.
Bu ortak ön kabulle başlayan müzakere süreci, 27 Şubat'tan beri sürüyor ve aynı tarihte başlayan CHP-YENİ Parti'ye darbe de paralel olarak devam ediyor. Biz müzakere sonucunda yerellerin merkezden özerkleşmesini beklerken, bıraktık özerkleşmeyi, iktidar tarafıdan belediyeler operasyonlar, tutuklamalar, şantaj, tehdit ve transferle iktidar tarafından gasp ediliyor.
Öcalan ve Hareket, kiminle masada karşılıklı oturuyor? AKP ile değil de devlet ile oturduğunu biliyoruz. Devletin de Cumhurbaşkanı tarafından yönetildiği ve belediyeleri gaspetme uygulamasını da devletin adli ve kolluk güçlerinin gerçekleştirdiğini görüyoruz. Müzakereyi, “norm içi devletin”; darbeyi ise “norm dışı devletin” yaptığını yazacak olursam, sanıyorum artık kimseyi ikna edemem. O halde gerçek durum nedir?
Öcalan ve Hareket, masada norm içi ve norm dışı tüm devlet ile müzakere ediyor. Bu “iki devlet”, müzakerenin birinci aşamasında mutabakat halinde. “Gerillanın silahsızlanması ve PKK’nin tasfiyesi” hedefinde aralarında bir fark yok. Aralarında “gerillanın siyasallaşması ve sürecin ikinci aşamasında ülkenin demokratikleşmesi” hedeflerinde fark olduğuna dair, benim de katıldığım analiz ise henüz kanıtlanmış olmaktan çok uzaktır. Sonuç olarak devlet, bir bütün olarak sistem içi muhalefeti “darbeyle”; sistem dışı Kürt Özgürlük Hareketi'ni ise “müzakereyle” tasfiye, beceremezse güçten düşürme yolunda yürüyor.
Nasıl aynı anda yürüyor?
Bu, birbiriyle taban tabana zıt “darbe ve müzakere” süreçlerinin aynı anda yürüyor olması nasıl açıklanır? Devletin ve sistem içi muhalefetin zayıflığı ve sistem dışı muhalefet olarak Hareket’in kuvvetiyle açıklanır. Türk devleti, sistem içi muhalefeti “darbeyle” tasfiyenin eşiğine getirmiştir, buna mukabil Hareket’i “savaşla” tasfiye edememiştir. Müzakere masasından “karlı çıkmaktan” başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. Müzakerenin alternatifi “savaştır” ve 40 yılda savaştan sonuç alamayan devlet, şu andaki en zayıf döneminde ve İran-Yemen savaşının eşiğinde Hareket ile savaşı Erdoğan’ın “başkomutanlığında” göze alamaz. İşte birbirine taban tabana zıt “darbe ve müzakerenin” aynı zaman diliminde sürüyor olmasının açıklaması bana göre böyledir.
YENİ Parti'nin göremediği
Hareket ve DEM Parti, müzakere sürecinde devlet ile “demokratik entegrasyon ve yerellerin merkezden özerkliği” temelinde “uzlaşma” ve çözüme zorlama konumunda olduğu; darbenin müzakere sürecine sabotaj olduğunu açıklamakla birlikte darbeye karşı fiili ve sert eylemli karşı koymanın “savaş” alternatifini gündeme getireceğini bildiği için ihtiyatlı bir tutum içindedir. Buna mukabil YENİ Parti, AKP ve devlet ile eşitsiz şartlarda kavgayı kabullenmekle ve “erken seçim”le iktidara geçme gibi gerçekçi olmayan bir hedefe kilitlenmekle kendi tasfiyesinin yolunu döşemektedir. YENİ Parti “tek adam rejiminden” demokrasiye geçmenin “müzakere sürecinde ilerlemeye bağlı” olduğunu görememiş, “erken seçim” hedefiyle AKP’nin ilan ettiği iktidar kavgasına sürüklenmiştir.
Erdoğan sonrasının hesapları
Özellikle "15 Temmuz darbesi"nden sonra, artık devlet aygıtının içinden tümüyle tasfiye edilmiş olan hiçbir sistem içi muhalefet hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi'yle ittifak etmeden ne demokrasi hedefine ulaşabilir ne de iktidara gelebilir. Ancak darbe süreci, AKP ve YENİ Parti arasında giderek onların kavgasıyla sınırlı bir süreç olmaktan çıkmıştır. Erdoğan, darbe sürecini fiilen yürüten güvenlik bürokrasinin ve onların Saray’daki uzantısı danışmanlarının üstündeki kontrolü kaybetmeye başlamıştır.
Şu anda hem iktidar saflarında hem de devlet aygıtında herkes, Erdoğan sonrasının hesaplarını yapmaktadır. Erdoğan ve Özel arasındaki iktidar kavgası her ikisini de aşmıştır ve devlet içinde Erdoğan’dan özerkleşen ve hatta bağımsızlaşan bürokratik elit bu iktidar kavgasını “Erdoğansız, Özelsiz, Kürtsüz ve seçimsiz diktatörlüğün” zeminini olgunlaştırmak için izahı mümkün olmayan operasyonlar ve tutuklamalarla içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Sonuçta YENİ Parti iktidar alternatifi olmaktan hızla çıkmış; AKP ise Erdoğan sonrasında tarihe karışmanın bilinciyle krize yuvarlanmıştır. Varolan hiçbir parti, ne Özel’in ne de Erdoğan’ın alternatifi olacak nicelik ve nitelikte değildir. Boşluk şimdiden ortaya çıkmıştır ve bu boşluğu siyaset kurumu değil, devlet kurumu doldurmaya hazırlanmaktadır.
Henüz her şey bitmedi
Henüz her şey bitmiş de değildir. Erdoğan, kontrolü kaybetse bile hala elinde çok büyük yetkileri tutmaktadır. Aynı şekilde Özgür Özel de krizden bunalan geniş kesimler üstünde etkili olmaktadır. Bu ikili aralarındaki kavgadan sonuç alamayacaklarını, anlamaya başlamışlardır. Erdoğan, “ya kutuplaşma ve kaos ya da muhalefetle iktidar arasında mutabakat” demeye; Özgür Özel de Erdoğan’a ve hükümetine karşı muhalefet dozunu düşürmeye başlamıştır.
Şu anda aralarındaki kavgaya ortak bir deklerasyonla son verseler; Erdoğan, operasyon, tutuklama ve gasptan, Özel de “erken seçim” zorlamasından vazgeçtiğini açıklasalar; müzakere sürecinin ikinci aşaması olan demokratikleşme sürecinde “iç cepheyi” güçlendirmek için çalışacaklarını ilan edip “beyaz bir sayfa” açmak üzere acilen “genel af” için TBMM’yi toplantıya çağırsalar; aynı zamanda ABD-İsrail ile İran savaşında “aktif tarafsızlık” konumuna geçseler Türkiye başka bir Türkiye olur. Darbe, diktatörlük ve savaş ihtimali ortadan kalkar. Ekonomik kriz göstergeleri bir anda olumlu yönde değişir. “Darbe ve müzakere” arasındaki çelişki de tarihe karışır.
DEM Parti çağrı yapsa
Denebilir ki; bu ikili böyle bir çözüme yanaşmazlar. Doğrudur. Zaten kendiliklerinden böyle bir çözüme yanaşacak olsalardı çoktan yanaşırlardı. onlar yanaşmazlar diye onları yanaştırmak da mümkün değildir, diyen varsa siyaset meydanında “sırtı yerde güreşiyor” demetir. Bir an, diyelim ki; Medya Haber’de konuşan bir DEM Partili vekil, Erdoğan’ı ve Özel’i bu temelde çok sert bir biçimde eleştirse ve ardından “Muhterem Erdoğan ve Özel, 27 yıldır tecritte olan Öcalan ve 40 yıldır devletinizle savaşan Hareket, savaşa Türk ve Kürt halklarının geleceği adına son vermiş, masaya oturmuş ama siz aranızdaki iktidar kavgasına nasıl oluyor da son vermiyorsunuz, siz ne biçim vatanseverlersiniz, aklınızı başınıza alın” çağırsında bulunsa perişan durumdaki Türk halkı ne der? Bence önyargıyla “terörist merörist ama doğru söylüyor” der.
İşte o zaman “Kürt'e Kürt propagandasından” çıkmış, Türk halkının desteğini kazanmaya doğru adım atmış oluruz. “Demokratik entegrasyon” diyoruz ya, işte bu “demokratik entegrasyon” böyle adım adım örülür.
En önemlisi ise şudur: 60 milyonluk Kürt halkı “Öcalan’a özgürlük” sloganı etrafında birleşmiştir; 60 milyonluk Türk halkı ise “Öcalan’a özgürlük” sloganının etrafında değil, Öcalan’ın özgürlüğünü de kapsayan “genel af” sloganı etrafında birleşebilir.
Bu, anlaşılması zor olmayan bir denklemdir.