- İran ile savaşın eşiğindeki Türkiye, Erdoğan rejimiyle ABD ve İsrail’in kuyruğunda savaşa teşebbüs bile edemez. O nedenle Türk devleti için yeniden bir “rejim değişikliği” gündemdedir.
VEYSİ SARISÖZEN
Erdoğan’ın, rakibi Ekrem İmamoğlu’nu tasfiye etmek için yaptığı operasyon, “seçimi kazanma amaçlı” bir tür darbeydi ama darbe bir kere başlayınca durduğu yerde durmadı. “Seçim kazanma amacı” tersine tepti ve Erdoğan için seçimle yeniden Cumhurbaşkanı olma imkanı, adım adım ortadan kalkmaya başladı. Aynı zamanda YENİ Parti’nin “erken seçimle iktidara geçmesinden” de neredeyse söz eden kalmadı. Yapılan muhteşem mitingler, iktidarı erken seçime zorlayamadı ve YENİ Parti uğradığı saldırıları geriletemedi.
İBB davasının iddianamesinde CHP (şimdi YENİ Parti) “İmamoğlu suç örgütü"nün ele geçirdiği bir parti olarak suçlandı ve Yargıtay’a “kapatılması” için başvuruda bulunuldu. Dava, vaktiyle sıkıyönetim ve DGM mahkemelerinde bile görülmeyen hukuk dışı uygulamalarla partiyi kapatmaya doğru ilerlerken, Fon vurgunuyla başlayan operasyonlar ve tutuklamalar doğrudan AKP’yi hedef aldı. Bu tutuklamalar, AKP merkezinde bakanların, yardımcılarının, danışmanlarının içinde yer aldığı bir “suç örgütü"nü gözler önüne serdi.
Ne olmuş oldu?
İktidar ve ana muhalefet partileri süregiden operasyonlar ve tutuklamalar sonucunda “suç örgütleri” olarak objektif bakımdan suçlanmış oldu. Erdoğan ve Özel, partilerinin “suç örgütü” olmadığını kanıtlamak için çırpınsa da yaşanan darbe süreci, her iki partiyi “suç örgütü” olarak hedef almış bulunuyor. Özgür Özel, seçmen kitlesine, Erdoğan da devlet içindeki gücüne dayanarak kapılarına dayanan bu tutuklamalara karşı kendilerini savunabilseler de olan olmuştur: İki parti de birer “suç örgütü” görüntüsünden, şu andaki siyasi kaos içinde kurtulamaz.
Olur mu, olmaz mı bilemesem de, bir “Saray içi” darbe gerçekleştiği gün, belediyelerle ilgili iddialar ve Fon vurgunu ile ilgili iddialar, her iki partiyi aynı anda tasfiye etmeye götürür. Gelinen nokta budur.
Erdoğan’ın seçim kazanmak için başlattığı darbe kontrolden çıkmıştır. Darbenin kontrolden çıkması, düne kadar Erdoğan’ın kayıtsız şartsız egemen olduğu güvenlik bürokrasisinin ve danışmanlarının kontrolden çıkmakta olduğunu gösterir ama bu kadar da değil.
Gerek Hareket sözcülerinin, mesela en son KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın konuşması, Bakırhan ve DEM Parti Sözcüsü Ayşe Gül Doğan’ın demeçleri, “norm içi devlet” politikası olan müzakere sürecinin de neredeyse tıkanmakta olduğunu ortaya koymuştur. Bahçeli’nin “umut veren” demeçlerinin yerini, "Uçum" adında “norm dışı devlet” sözcüsünün müzakere sürecini neredeyse yok sayan zırvaları almıştır. Gidiş, devlet içinde bir kliğin az sonra DEM Parti’yi hedefe alma ihtimalini güçlendirmiştir.
Böylece siyasi alanda yer alan üç temel parti; AKP, YENİ Parti ve DEM Parti adım adım hedefe alınmaya başlamıştır.
Giderek yaklaşmakta olan
Yazılarımda süreç içinde darbenin “seçimsiz, Erdoğansız, Özelsiz ve DEM Partisiz bir diktatörlüğe” doğru tırmandığını, binde bir ihtimal bile olsa bu tehlikenin dikkate alınması gerektiğini savunmaktayım. Yukarıdaki olgular bu ihtimalin “binde bir ihtimal” olmadığını, giderek yaklaştığını gösteriyor. Bütün bu gelişmeler, tam da Mekke İttifakı'yla Türk devletinin önce Husiler, ardından İran ile savaşın eşiğine geldiği sırada ortaya çıkıyor.
Savaş, bütün devletlerin içinde şu ya da bu ölçüde rejim değişikliklerini de beraberinde getirir. Nitekim 2014'te MGK’da karar altına alınan “Çöktürme Planı” 2015'te TSK-PKK savaşına yol açmış, bunu takiben 2016'da parlamenter rejime son verilmiş ve Erdoğan’ın otokratik rejimi kurulmuştur. Şimdi ise TSK-PKK savaşıyla kıyaslanmaz sonuçlar doğurması mukadder olan İran ile savaşın eşiğinde bulunan Türkiye’de, Erdoğan’ın çoktan beri yıpranan, “yönetemez” hale gelen “seçimli otokratik” rejimiyle ABD ve İsrail’in kuyruğunda savaşa teşebbüs bile edemez. O nedenle Türk devleti için yeniden bir “rejim değişikliği” gündemdedir.
Olur mu olmaz mı, “norm içi devlet aklı” buna bir çare bulabilir mi, bulamaz mı, Başkan Öcalan ve Hareket bu gidişi önleyebilir mi, önleyemez mi, AKP ve YENİ Parti kendilerini de tasfiye edebilecek böyle rejim değişikliğine direnebilirler mi, direnemezler mi, bu konuda ben hiçbir tahminde bulunamam.
Bu çıkmazdan çıkış
Her kim iki yıldır avara kasnak dönüp duran müzakere sürecini bugüne kadar Hareket’in attığı tüm tarihi adımlara rağmen oyalayıp çürütmeye yeltenmişse, o kimse ülkede barış ve demokrasiye karşı “darbeci bir suikast” yapmış bulunuyor.
Mevcut durum, bu çıkmazdan acil bir çıkışı zorunlu kılıyor. “Öcalan’ın şartlarını iyileştirmekle” sınırlı talepler artık bizzat Öcalan’ın “ömrüyle” tehlikeli bir oyuna dönüşmüştür. Her şey bir yana Öcalan’ın mutlak özgürlüğünü gerçekleştirmek ahlaki bir zorunluluğa dönüşmüştür.
İyi de nasıl? 27 yıldır Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele edenler, kendilerini ateş topuna dönüştürenler, toprağa düşenler, zindanlarda çürüyenler, topraklarından sürgün edilenler gereken her şeyi yapmışlardır. Sonuçta komplocu küresel devletleri bile bir ölçüde geriletmişlerdir. Devleti Öcalan ile masaya oturmaya mecbur etmişlerdir ama Öcalan hâlâ “hafifletilmiş tecrit" altındadır. Daha ne kadar tecrit altında kalabilir?
Ben her yazı yazmaya oturduğumda işte bu soruyu kendime soruyorum ve ülkenin çok yıkıcı bir diktatörlüğe; ülkeyi harabeye ve mezarlığa dönüştürecek savaşa sürüklenmemesi ile Öcalan’ın acilen özgürlüğüne kavuşturulması arasındaki bağı dehşet içinde hissediyorum. Diktatörlük ve savaş Öcalan’ın hayatını ve Öcalan’ın esaret altında kalması da Türkiye’nin, hatta bölgenin geleceğini tehdit ediyor.
İşte böyle düşündüğüm için bu tehlikeli krizden çıkış üzerine masamın başında çözüm arıyorum. Yukarıda yaptığım saptamalar ve öngörüler ışığında krizden çıkışı zaman kaybetmeden siyasi hayatın “normalleşmesinde” görüyorum. Önerilen “erken seçimin” ve önerilmese de her birimizin ruhunda duran “devrimin” ne yazık ki mümkün olmadığını gördüğüm için tek çarenin “Erdoğan ve Özel arasındaki iktidar kavgasının demokratikleşen Türkiye sonrasına ertelenmesi ve genel afla barış ve demokrasi ortamının yaratılması çağrısını” yapıyorum.
Nurettin Demirtaş’ın “dağlardaki yağmur ve yağmurun sele dönüşmesi” ile ilgili yazısını okuduktan sonra da, bu çağrım işe yaramasa bile krizden her durumda bir çıkış olduğunu görüyorum ve “enseyi karartmanın alemi yok” sonucuna varıyorum. Eski bir radyodan şu türküyü dinliyorum:
Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler acılar.