• Sütçü kılığındaki adamlar, neredeyse Özgür Özel’in kapısını çalacak, adamcağız iktidara gidiyorum sanırken kendini Silivri’de bulacak. Onsuz ne yapacaksınız?

VEYSİ SARISÖZEN

Son günlerde yazdığım yazılardan birinde İBB davasının iddianamesinde o zamanki başsavcı Akın Gürlek’in, o zamanki ismiyle “CHP’nin ‘suç örgütü’ olarak kapatılması” talebiyle Yargıtay’a çağrı yaptığını yazdıktan sonra şöyle devam etmiştim: “Fon vurgunuyla başlayan operasyonlar ve tutuklamalar doğrudan AKP’yi hedef aldı. Bu tutuklamalar, AKP merkezinde bakanların, yardımcılarının, danışmanlarının içinde yer aldığı bir 'suç örgütü'nü gözler önüne serdi.

Ne olmuş oldu?

İktidar ve ana muhalefet partileri süregiden operasyonlar ve tutuklamalar sonucunda 'suç örgütleri' olarak objektif bakımdan suçlanmış oldu."

Bu yazı, sanıyorum geçtiğimiz Ekim ayının 28’inde Yeni Özgür Politika’da yayınlandı. 3 Kasım günü ise artık Adalet Bakanı olmuş olan Akın Gürlek konuştu. Konuşmanın özeti şu haberde yer aldı: "Adalet Bakanı Akın Gürlek, 3 Kasım 2026 tarihinde yaptığı açıklamada fon soruşturmasının sadece borsa manipülasyonu ile sınırlı kalmadığını, fon vurguncularının devlet mekanizmasına sızdığını ve üst düzey finans bürokrasisini de kapsayan organize bir suç yapısı kurduğunu ifade etti.  

 Bakan Gürlek, bu soruşturma kapsamında üst düzey finans bürokrasisi, medya ve siyasi isimlere kadar uzanan organize bir hiyerarşik yapı ile suç şebekesinin tespit edildiğini belirtti.”

Gürlek’in bu açıklamayı doğrudan AKP’ye yönelik yapıp yapmadığını tartışmanın anlamı yoktur. Yaptığı açıklama objektif olarak, başında Erdoğan’ın bulunduğu devlet partisi haline gelen AKP’yi hedef almıştır ve iddia, tıpkı İBB davasının iddianamesinde CHP (yani YENİ Parti) hakkındaki “suç örgütü” iddiasının aynısıdır.

Tutuklamaların sonucunda açılacak dava, artık münferiden yapılmış vurgunculuk davası olmayacak, “başında kimin olduğunu” henüz bilmediğimiz “suç örgütü” davası olacaktır.

Şablon, 15 Temmuz darbesinden beri uygulanmaktadır. Darbeyle ilgili dava “devlete sızan Fethullah Terör Örgütü’ne ve  İBB davası da “CHP’yi ele geçirmek üzere CHP içinde örgütlenmiş olan İmamoğlu Suç Örgütü'ne” karşı açılmıştır. Şimdi de devlete sızan bir “suç örgütü"nden söz edilmektedir.

Eğer bu dava açılmadan Erdoğan şu ya da bu şekilde cumhurbaşkanlığından düşerse, bilelim ki dava “Tayyip Erdoğan Suç Örgütü'ne” karşı bir dava olabilecek, yok eğer Erdoğan hâlâ Cumhurbaşkanı olmaya devam ediyorsa tıpkı Cemaat gibi “AKP’ye ve devlete sızan suç örgütü” başlığında gerçekleşecektir.

Bu ikinci durumda Erdoğan, kendi atadığı suçluların "kendisini kandırdığını” söyleyerek işin içinden bir kere daha çıkmaya çalışacaktır.

Bana kalırsa bu “ikinci kandırılma” durumu artık inandırıcı olmayacaktır, çünkü devamlı kandırılan bir adamın Devlet Başkanlığı koltuğunda oturması, devletin güvenliği için büyük bir tehlike olarak görülecektir. Hele Fon vurgununda İsrail’in parmağından söz edildiği bir ortamda Erdoğan’ın bir de “devlete sızan dış güçler” tarafından “kandırılma” ihtimali hesaba katılacaktır.

Erdoğan, 15 Temmuz’da darbecilere Fethullah Gülen Cemaati'ni verip, kendini kurtardığı gibi, bu defa AKP’yi verip kendini kurtaramaz, çünkü “partisi olmayan” Erdoğan hiç kimsenin işine yaramaz.

Gidiş, Erdoğan’ın sonuna işaret etmektedir.

Böyle bir sonu hazırlayanlara, mesela Adalet Bakanı'na bakılırsa bu “sondan” sonra devletin başına “kuvvetler ayrılığına ve daha bilmem nelere” bağlı demokrat birinin gelebileceği ihtimali sıfırdır.

Demek ki Erdoğan’ın sonu, milletin beklediği “hayırlı bir son” olmayacaktır.

O halde demokratik güçlerin taktiği, “en geniş demokratik güçlerin cephesini kurmak, Erdoğan’ı nötralize ya da tecrit ederek ‘norm dışı devlete”, birbirleriyle tepişen Gürleklere, Fidanlara, bunları yöneten her kimse onlara ve Uçum gibi danışmanlar kliğine karşı, tüm politik tutukluların özgürlüğü (ben buna genel af demekteyim) ve müzakere sürecinde sonuç almak için mücadele etmek” olmalıdır.

Burada bir parantez açmalıyım: “Erdoğan’ı nötralize ya da tecrit etmek” lafına (bundan huylananları yanıtlamak için) açıklık getireyim: Marksist literatürde bu terimler, ilk tehlikeli düşman yenildikten sonra hedef alınacak olanı işaret eder. Lenin "İki Taktik" isimli eserinde Çarlığa karşı mücadele aşamasında işçi-köylü ittifakını savunmuş, liberal burjuvaziyi tecrit etmekten bu anlamda söz etmiştir. Kimsenin aklına da Lenin’in “liberal burjuvaziyi koruduğu” gibi bir düşünce gelmemiştir.

Böyle bir taktik, her an “suç örgütü lideri” diye suçlanma tehlikesiyle karşı karşıya olan Erdoğan’ı, eğer bu tehlikeden sıyrılamayacağını anlarsa, kendisini daha sonra devirecek olan güçler karşısında geçici bir tarafsızlığa zorlar.

O nedenle bu taktik “diktatörlük” ihtimalinden paniğe kapılanların Erdoğan’la ittifak kurma taktiğinin alternatifidir. Yani ne darbecilerle birlikte Erdoğan’ı yıkmak ne de Erdoğan’la darbecilere karşı ittifak… “Zinde” darbecileri bertaraf etmek ve “yaşlı” Erdoğan’ı tecrit etmek, yani ikisine karşı farklı yöntemlerle mücadele…

Erdoğan otokrasisi ne olacak? Darbeyle değil, müzakere süreci “Barış ve Demokratik Toplum” sonucu verdiği gün Erdoğan otokrasisi yerini Demokratik Cumhuriyet’e bırakacak.

Bu, bir taktik plandır. Gerçekleşmesi garanti değildir. Politik mücadelede garantili bir taktik icat edilmemiştir. Garanti arayan için en garantili “taktik”, ünlü Rus yazar Şedrin’in “Korkak Mishor’u” gibi evinde oturmaktır. Sımsıkı kapattığı kapısı korktukları tarafından “son kapı” olarak çalınana kadar. Yani şu Nazi Almanyasındaki tek başına kalmış papaz gibi…

Son olarak.

Ekim Devrimi'nin 109'uncu yılındayız. Bu devrimin provası 1905 Şubat devrimiyle gerçekleşti. O sırada biri Menşevik diğeri Bolşevik iki taktik vardı. Şimdi üç taktik var. Şöyle:

Kendi çaresiz haline bakmadan “ultra ihtilalci” itiraz ediyor: “Sınıfa karşı sınıf, bir vuruşta darbeciyi de Erdoğan’ı da, irticacıyı da, bölücüyü de, emperyalizmi de bitirecek doğrudan devrim!”

Sonra kendi sesinden korkuya kapılarak “devrimci yoldan garantili yola” adım atıyor. “Erdoğan iktidarı dışında bir diktatörlük tehlikesi yoktur, müzakere süreciyle demokrasiye geçiş de mümkün değildir, YENİ Parti’yle ittifak kurarak erken seçimle Erdoğan rejimine son vermek asıl demokratik alternatiftir” diyor. Öneri “tek yol devrim”den, “tek yol birkaç vekille TBMM’ye” gerileyenlerin hüzünlü rüyasıdır.

Bu iki taktiğe karşı "üçüncü yolun taktiği"ni tartışıyorum ve diyorum ki:

Yahu, sütçü kılığındaki adamlar neredeyse Özgür Özel’in kapısını çalacak, adamcağız iktidara gidiyorum sanırken kendini Silivri’de bulacak. Onsuz ne yapacaksınız?

Tuhaf bir cevabı duyuyorum: “Devrimde çare tükenmez, o olmazsa DEM Parti var, bir ittifak kurarız, TBMM’ye yürürüz.”

Yolunuz açık, gözünüz pınar, ayaklarınız göl olsun!

Taktiklerin soğuk dünyasından sizi, bizim neslin keyifli hatıralarından birine götüreyim.

Bu bedduayı, Tokat’ta sürgünlerken Aziz Nesin ve Kemal Sülker’le tanışan sevgili dostum komünist Mehmet Tokatlı’dan duymuştum. Tanımazsınız. Tanıtayım:

İmam’ın biri onu şarap içerken gördüğünde “Tevbe de bre zındık, öteki dünyaya gittiğinde ömrün boyunca içtiğin şarap şişelerini zebaniler sırtına yükleyecek” diye korkutmaya çalıştığında, “Ey softa, şişeler dolu mu boş mu olacak” diye sormuş, softa hepten ezilip gitsin diye “Helbette dolu olacak kafir” diye gürleyince Mehmet ağabey, “o zaman mesele yok” demiş. 

Ne de olsa Koçgirî'nin “evlad-ı Kerbelayız” diyenlerinden kalma evlatlarından biriydi. Yalnızca bedduayı değil, o sıralar yani 1992'de İstanbul’da bilinmeyen türküleri de ondan öğrenmiştim. “Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz kırmak ile” derdi; “Onbeş mürşid ile boğulup ölen, bir yanım deryada çalkanır şimdi” diyerek ağıtlar söylerdi ki, hepsi hâlâ ezberimdedir.

Taktikle ne ilgisi var demeyin:

 Rahmetlinin o sıralarda TİP Genel Başkanı Aybar’ın “ilk seçimde başa güreşeceğiz” taktiğini acı acı alaya aldığını da hatırlatayım ki, size garip gelen şu taktik işlerini ne zaman aklıma yatırdığımı da anlatmış olayım.

 Lenin'in "İki Taktik" eserini daha sonra okudum ve kuvvetle inanıyorum ki; şimdi Türkiye'de yaşasaydı, kitabının başlığını "Üç Taktik" diye koyardı: "Sol komünist taktik, parlamentarist-legalist taktik ve elbette benim önerdiğim ama fazlasına aklımın ermediği taktikten başka ve daha isabetli, devrimci demokratik taktik."

Sanırım bu sonuncu taktik, Başkan Apo'nun taktik planından pek de farklı olmazdı.