• Hareket'i “silahsızlandırarak” ve Kürt halkını “beklemeye” mahkum ederek tasfiye etmek isteyen devlete, anlayacağı dilden “yaptırım" gücünü göstermenin zamanı geliyor.

VEYSİ SARISÖZEN

Müzakere masasında sorun nedir?

Artık bu sorunun açık bir cevabını verme zamanı geldi. Duruma bakalım:

Masa öncesinde iki silahlı güç karşı karşıyaydı. İkisi de birbirine güç yetiremiyordu. Savaş uzuyordu. Savaşın uzaması, Kürt halkını devletin sınırsız baskısıyla yüz yüze getiriyor ve gerilla da kayıplara uğruyordu. Türk devleti ise kendi deyimiyle “beka”, yani eski tabirle “hayat-memat”, yeni tabirle “var olma-yok olma” sorunuyla karşı karşıya geliyordu.

Öcalan’ın, 1993’te henüz böyle bir var olma-yok olma sorunu yokken "Kürt sorununu çözmenin önündeki engeller kaldırılırsa silahlı mücadeleyi sonlandırma” önerisine, Türk devleti kulak tıkadı. Savaşı tırmandırdıkça tırmandırdı.

Bu neyi gösterdi?

Demek ki; 2025 gelip çattığında artık Türk devletinin kendisi “savaşın durdurulmasına” hayati ölçüde ihtiyaç duydu. Böylece Öcalan’ın kapısını çaldı.

Denge kimden yanaydı?

Masa öncesinde denge kimden yanaydı?

Devletin tüm silah üstünlüğüne rağmen Kürdistan Özgürlük Hareketi'nden yanaydı. Savaşın devamı, Kürt halkına ne kadar zarar veriyor olsa da “beka sorunu"yla yüz yüze olan devletti ve Kürdistan Özgürlük Hareketi, Karayılan’ın defalarca açıkladığı gibi devletin savaş gücüne karşı direnmeye devam edebilirdi.

İşte masa, devletin savaşa devam etmesinin artık mümkün olmadığı, buna karşılık Hareket'in savaşa devam etmesinin mümkün olduğu bir “denklem” sayesinde kuruldu.

Objektif bakımdan durum şöyleydi: Kürt tarafı, devlete “Kürt sorununu çözmenin önündeki engelleri kaldırırsan silah bırakırım, kaldırmazsan savaşmaya devam ederim” dedi. Devlet de bu “yaptırım” karşısında “imana geldi” ve Öcalan’a “savaşı durdur, karşılığında Kürt sorununu çözmenin önündeki engelleri kaldırayım, yani demokrasiye geçeyim” deyince taraflar masada karşılıklı müzakereye başladı.

Demek ki; müzakere sürecinin başlaması, Kürt tarafının “ya demokrasi ya da savaş” şeklindeki “yaptırım gücü” sayesinde gerçekleşti.

Bu da bütün barış müzakerelerinin kanunudur: Masada “düşünceler” değil, “karşılıklı yaptırımlar” müzakere konusudur. Taraflar birbirleriyle “liseliler gibi münazara yapmazlar. “Ben mi haklıyım sen mi?” sorusuna cevap aramazlar. “Sen benden yapamayacağımı istersen ben de sana şunu yaparım” diye konuşurlar. Bu konuşmadaki yaptırım karşısında taraflardan biri, “talebini” gözden geçirir; diğeri ise “yaptırımdan” vazgeçer ve müzakere süreci böylece devam edip ilerler.

Barış, bu bakımdan tarafların birbirlerine karşı “yaptırım"a başvurmaktan vazgeçtiği, yaptırıma gerek kalmadığı durumdur.

Savaşta “yaptırım”, genellikle “silah” kullanmayla doğrudan ilgilidir. Taraflar silahlıdır, savaş iki taraf için de yıkıcıdır. O nedenle savaştan kim daha çok zarar görecekse silahın "yaptırım” gücü daha çok savaştan en büyük zararı görecek olanı “hizaya” getirir.

Bizdeki müzakere süreci öncesinde savaştan daha büyük zarar görecek olan Türk devletiydi ve “yaptırım” nedeniyle masaya oturmuştur.

"Yaptırım" gücü yok mu?

"Yaptırım"da üstün olan Kürdistan Özgürlük Hareketi, bu üstünlüğünü korumak yerine “yaptırım" gücünü tasfiye kararı verdi. Stratejik bir kararla “silah kullanmak"tan vazgeçti ve bunun bütün gereklerini yerine getirdi. Türkiye’deki tüm silahlı ve gizli güçlerini çekti, mevzilerini boşalttı, sınırdan 60 kilometre geriye çekilerek, Türk devletine karşı silahlı "yaptırım” uygulama imkanını kendi kararıyla sıfıra indirdi. İlk bakışta bu stratejik karar, müzakere masasında Kürt tarafını “yaptırım"dan mahrum bıraktığı için “yaptırım” korkusuyla masaya oturan devlete avantaj sağlamış gibi göründü. Daha doğrusu devlet, böyle düşündü ve müzakere masasında zamana oynamaya, “nasılsa yaptırım yok” diyerek cambazlık yapmaya başladı. O halde soralım: Kürt tarafının elinde gerçekten de “yaptırım" gücü kalmadı mı?

Devletin anlayacağı dil

Şimdi dikkatle bu soruyu cevaplayalım:

* Hareket buharlaşmadı. Yalnızca bu buharlaşmama durumu, Türk devletinin Mekke İttifakı yüzünden İran’la fiili savaş durumuna girdiği dünya savaşı şartlarında kendi başına “yaptırım" gücüdür. Müzakere süreciyle oyun oynayanlar bunu akıllarının bir tarafına yazmalıdır.

* Bir de silahlı olmayan "yaptırım” gücü var: Kürt halkı. 100 yıllık tecrübeyle donanmıştır, inkar ve imha edilememiştir. Her ne kadar şimdi “bekleme” durumundaysa da devletin, özellikle Öcalan’ın “ömrüyle” oyun oynamaya, özgürlüğünü insan ömrünün en son sınırına kadar ertelemeye yeltendiğini anladığı zaman bu savaşkan halkın nelere kadir olduğunu devlet benden daha iyi biliyor.

İşte bu iki “yaptırım” gücünden Hareket'i “silahsızlandırarak” ve Kürt halkını “beklemeye” mahkum ederek tasfiye etmek isteyen devlete, anlayacağı dilden “yaptırım" gücünü göstermenin zamanı geliyor.

Hareket, “tasfiye” niyetine gereken cevabı verdi. Kullanmadığı silahın kimseyi tehdit etmediğini ve etmeyeceğini ilan etti. Kalaşnikofun bir kilometrelik menzilinin 60 kilometre dışına çıktı. Menzil dışındaki silah, silah değildir. Türk devleti, bu kadarına “şükür” etmelidir. Dört tarafında silahların konuştuğu coğrafyada gerillayı silahsız, “tığı teber şahı merdan” hale getirmekte ısrar etmeye yeltenmemelidir. Hareket'in "yaptırım" gücü, İran’la savaşa girildiği zaman harekete geçme potansiyeline sahiptir. Bugün için değil.

Kürt halkının “yaptırım" gücü ise artık harekete geçme aşamasındadır. Müzakere sürecinde “bir adım ileri, bir adım geri” yerinde sayma durumu devam edecekse bu “yaptırım" gücü devlete hatırlatılmalıdır.

Hatırlatmanın koşulları vardır: AKP iktidarı, tarihinin en zayıf dönemini yaşıyor ve Erdoğan, iktidar kontrolünü hızla kaybediyor. Türk halkının kazanında biriken buhar, her an kazanı patlatabilir. Tarihimizde ilk defa Türk ve Kürt halkı, aynı anda ayağa kalkabilir. Hiç beklenmedik bir anda akla hayale gelmeyen bir gelişme, AKP iktidarını yıkılmanın eşiğine getirebilir.

“Yaptırım" nedir?

"Yaptırım", Kürt halkının “böyle devam edersen ayağa kalkarım” demesidir. Evet, bu kadarı bile şu anda iktidarı panikletecek kuvvette bir yaptırımdır.

Kimse, Kürt halkını “monşer diliyle” konuşmaya mecbur etmemeli, Kürt halkının “kendi diliyle” konuşmasını, “müzakere süreci kırılgandır” diyerek yasaklamamalıdır.

Öcalan, silahlı mücadeleye son verirken "Kürt halkı 50 yılın sonunda kendi haklarını silahsız yoldan elde edebilecek bir güce kavuşmuştur" demedi mi?

Şimdi bu gücü “beklemeden” çıkarak, öyle zamansız eylemlerle değil, “hissettirmesi” bile yeterli olacaktır.