- Şu anda "Saray darbesi"nin zemini adım adım, sinsice hazırlanmıştır. Görevimiz, bu tehlikenin önünü almak için bir “taktik plan” hazırlamak ve uygulamaya geçirmektir.
VEYSİ SARISÖZEN
Son aylarda hemen her yazımda süreç içinde darbenin tırmandığını, seçimli tek adam rejiminden seçimsiz diktatörlüğün ve İran-Yemen savaşının eşiğine gelindiğini yazıyorum. Kimileri ise son günlerde bu yazılarımla “Erdoğan’ı koruma ve yeniden kurtarıcı haline getirmeye” çalıştığımı bile söyleyecek kadar şirazeden çıktı. Geçelim.
İşte korktuğum en tehlikeli adım atıldı: Pakistan’ın peşinden Türkiye, Mekke İttifakının gizli toplantısında verilen karar gereği İran’a ve Husilere karşı Suudi Arabistan’a asker gönderme kararı aldı. Suudi Arabistan’a asker sevkiyatının sonu, sürekli ifade ettiğim gibi; Türk devletinin ABD ve İsrail’in peşinde İran ve Yemen’e kara harekatıyla sürüklenmesidir. Böylece III. Dünya Savaşı'na doğrudan bulaşmanın ilk ve büyük adımı atılmış oldu. TBMM saf dışı edilerek fiilen “Savaş hali” ilan edildi.
Ülkede “ortam” nasıl?
Ortam, “kaos” ortamı. “Saray darbesi"ne evrilebilecek muhalefete karşı süreç içinde darbe, tehlikeli şekilde tırmanıyor. Tam bu sırada tarihin en büyük mali soygunu patlıyor ve AKP boylu boyunca bu rezaletin içinde. Trilyonluk servete sahip vurguncuların hemen hepsi AKP’li ya da AKP iltisaklı ve sayısını bilmediğim vurguncu tutuklanmış bulunuyor.
Erdoğan, başlattığı darbeye mahkum oldu. “Saray darbesi" sürecine dönüşen kendi darbesi, Saray’ın kapısını “tıklatmaya” başladı. Ve “gizli bir el”, iki yıldan beri yalnız belediyelere çökmekle kalmadı; her sınıftan, her zümreden, her siyasi ve dini inançtan, her meslekten insanlara operasyon yaparak ve zindanları doldurarak şu andaki kaosa yol açtı.
Şunu bilelim: Suudi Arabistan'a gönderilecek askerler, “Kızılbaşlar mukaddes Mekke’yi bombaladılar” haberiyle birlikte İran’a ve Yemen’e doğru yola çıkarıldığı gün, “Saray darbesi"nin son aşamasına geliriz ve kendimizi az sonra “seçimsiz diktatörlüğün” içinde buluruz. Devlet, bilerek yaratılan bugünkü kaos ortamında topyekun savaş kararı alamaz. Savaş öncesinde Erdoğan ile birlikte Türk ulusunu artık “milli birlik ve cihad bayrağı” altında kimse toplayamaz. YENİ Parti ve AKP arasındaki meydan savaşına son vermeden ve müzakere masasını devirmeden Türk ulusunu savaşa hiç kimse hazırlayamaz. Savaş, Kürdistan topraklarında süreceğine göre Kürt halkının ne yapacağından emin olamaz. Şah Hatayi’ye karşı günümüzün Yavuzlarının “Mekke’yi bombalayan Kızılbaşlara ölüm” böğürtüleri karşısında Kürt ve Türkmen Alevilerinin, Bektaşilerinin, Kızılbaşlarının nasıl tepki vereceğini kestiremez. Emekli ve muvazzaf polislerin beyinlerine sıktıkları silahı, kime çevireceğini bilemez. Küçük rütbeli gazilerin bugünkü sefil durumunu bilen erlerin ve çavuşların, ilk tabutlar geldiğinde ne yapacağı da belli olmaz.
Yeni bir Enver ve Talat
Bu savaş, Türk ordusu ile gerilla arasındaki savaşa benzemez. Füzeler semalarda seyreder ve Türk şehirlerinde sivil halkın tepesinde infilak eder. Halk, ayağını sürüyen ihtiyar “Başkomutan"a bakar ve bunun feri kaçmış gözlerinde “zafer ışığı"nın parlamadığını anında fark eder ve gözü ışıldayan yeni bir asker Enver ve yeni bir sivil Talat arar.
MİT’in bodrumlarında, Genelkurmay'ın karartılmış koridorlarında, Adalet ve İçişleri Bakanlığının dinlenmeye kapatılmış odalarında, “güvenlik" bürokrasisinin “ne olacak bu AKP’nin ve Türkiye’nin hali” muhabbetinin fısıltılarını duyar gibiyim.
Önlenemez bir iktisadi, siyasi ve ahlaki kriz koşullarında, düne kadar “karizmatik lider"e bağlı bürokratik elit, “karizmatik lider” şiddetle zayıfladığı ve artık seçim zaferi tehlikeye girdiğinde, bu yozlaşmış haliyle önce siyasi iktidardan “özerkleşir”, giderek “bağımsızlaşır” ve “Saray darbesi"nin ortamını her türlü siyasi alternatifi yok ederek hazırlayıp ardından harekete geçer.
Darbelerin diyalektiği
Bizim neslimiz, darbelerin bu diyalektiğini yaşamış ve çok zengin bir tecrübe edinmiştir ama devlet bürokrasisi bizden çok daha fazla tecrübelidir. 12 Eylül darbesinin tüm hazırlık belgeleri devlet arşivindedir. Özetle: 12 Mart darbesinin yarıda kaldığını gördüler, devrimci süreci tasfiye edemediler ve Kürdistan’da yeni bir “ateşin” yakıldığını dehşetle fark ettiler. Üstümüze kontrgerillayı, onların tetikçisi faşist “bozkurtları” saldılar ve darbe ortamının olgunlaşmasını beklediler.
Sonra tam da 1979'da İran’da (dikkat edin, yine 'İran' diyorum) Humeyni'nin İslam “devrimi” gerçekleşti ve “Atatürkçü darbe"nin modasının geçtiğini ABD ile birlikte gördüler, “Türk-İslam sentezi” denilen “ılımlı İslam” stratejisi ile İran’ın İslami yayılmasını durdurma kararı aldılar. Bir yıla kalmadan da 12 Eylül darbesini “ülkeyi anarşiden kurtarma” sloganıyla gerçekleştirdiler.
Darbe yapıldı da, nasıl “meşruiyet” kazandı? Etkili bir karşı koyuş olmadan ülkeyi nasıl dönüştürdü? Şöyle:
Bir devrimciyi, ardından bir “Ülkücü"yü astılar. Hem Demirel’i, hem Ecevit’i, hem Erbakan’ı ve hem de Türkeş’i hapse attılar ve tüm partileri ve sendikaları (sarılar hariç) kapattılar.
Ne oldu? Kanlı çatışmalardan yılan, siyasilerin kavgalarından bıkan Türk ulusu, yüzde 80'i aşan oyla Evren’i Cumhurbaşkanı seçti. Biz o zamanlar “devrim halkın bayramıdır” diyorken, “darbe halkın bayramı” oluverdi.
Bürokratik elitin hazırlığı
İşte bizim neslimiz, bu “bayram"ı yaşadı ve yeni bir “darbe bayramı"nın ayak seslerini o nedenle biz hissediyoruz. Şimdi bürokratik elit, sezgilerimize göre “yeni bir darbe bayramına” hazırlanıyor. Günü gelip Saray darbesine karar verdiklerinde, en ideal olan adım, anında Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan’ı, artık tutuklayarak mı, ülkeden kaçırtarak mı, yoksa siyaseten emekliye ayırarak mı bilmem ama Erdoğansız ve Özelsiz, dilim varmıyor ama Öcalansız, DEM Parti'siz, üstelik seçimsiz, bu defa sivil bürokrat cuntanın diktatörlüğünü kurmaktır.
Böyle bir diktatörlük ilan edildiği zaman AKP’li halk, Özel’in tasfiyesini; YENİ Partili halk da Erdoğan’ın tasfiyesini, her iki halk barış masasının devrilmesini davul zurnayla kutlayacaktır.
Şu anda Saray darbesinin zemini adım adım, sinsice hazırlanmıştır. Size abartılı gelmiş olabilir ama düne kadar Mekke İttifakı'nın Türkiye’yi savaşa sürükleyeceğini yazdığım zaman da “abartma Veysi arkadaş” deniliyordu ve Türk ordusu şu sırada Suudi Arabistan yoluna koyulmuş bulunuyor.
Elbette bir “ihtimal"den söz etmekteyim, tehlikeyi ekranda belki büyüterek anlatmaktayım. Siz tehlikeyi fark etseniz de küçümseyebilirsiniz. Büyütelim veya küçültelim, böyle bir ihtimal varsa hepimizin görevi bu tehlikenin önünü almak için gecikmeden bir “taktik plan” hazırlamak ve onu uygulamaya geçirmektir.
Karşımızdaki dört plan
Ben şöyle düşünüyorum: Şu anda karşımızda dört adet plan var:
* Öcalan’ın planı. Konumuza ilişkin olarak söyleyecek olursam Öcalan, darbenin, diktatörlüğün ve savaşın eşiğinde beka sorunuyla yüz yüze gelen Türk devletine, bu devletin demokratikleşmesi ve bu yolla barışı kalıcı kılması karşılığında 60 milyonluk Kürt halkının desteğini, dostluğunu ve kardeşliğini teklif ediyor. Türk-Kürt ittifakı, bölgede Arap ve Fars halklarını da Türkiye ile barış ittifakına çekecektir. Ülke kaostan, darbelerden, diktatörlükten ve savaştan selamete çıkacaktır.
* Erdoğan’ın planı, rakiplerini devlet şiddetiyle tasfiye etmek ve bir kere daha Cumhurbaşkanı olmaktır.
* Özel’in planı, mitinglerle erken seçimi kabul ettirmek ve Erdoğan’ı devirip iktidara geçmektir.
* Asker-polis güvenlik bürokrasisinin, sivil yargı bürokrasisinin elitlerinin, bakanlar ve danışmanların darbeci kesiminin planı ise “seçimsiz, Erdoğansız, Özelsiz, Kürtsüz Saray darbesi ve diktatörlük” planıdır.
Eğer çok yönlü kriz devam eder, halk seçimden umut keser, Özel ve Erdoğan müzakere sürecini sonuca götürmede şimdi olduğu gibi olumsuz rollerine devam ederse geriye gerçekçi plan olarak “erken seçim ya da zamanında seçim” değil, Saray darbesi ve seçimsiz diktatörlük kalır.
Yapılması gerekenler
Bu durumda yapılması gerekenler bana göre şöyledir:
Erdoğan ve Özel arasındaki meydan savaşı acilen sona erdirilmelidir. Eğer bu iki düşman “kardeş” tasfiye edilmek istemiyorsa bütün güçleriyle müzakere sürecinin kalıcı barış ve demokrasi hedefine ulaşması için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Maalesef müzakere sürecinde Erdoğan ve Özel, Türk ve Kürt halklarının birbirleriyle devletin anayasal hukuku içinde eşitlenerek demokratik entegrasyonunu sağlayacak niyete, etkiye, programa ve zihniyete sahip değiller. İkisinin de Kürt ulusunda hiçbir etkileri yoktur ve kendi elleriyle Türk ulusunda yarattıkları Kürt düşmanı psikolojiyi aşamazlar. Arkalarındaki halk gücü zayıflamıştır.
Neden Öcalan'ın özgürlüğü?
İki halkın demokratik entegrasyonunu ve bu yolla Kürt sorununda da çözümün yolunu açma, barışı bu suretle kalıcılaştırma ve ülkeyi demokratikleşmeye yöneltme programına, bu programın arka planındaki düşünce sistemine, arkasında 60 milyonluk Kürt ulusunun desteğine sahip tek kişi Başkan Öcalan’dır. O nedenle krizi aşmada en önemli adım, Öcalan’ın özgürlüğüdür. Ne var ki Erdoğan ve Özel, kendi elleriyle yarattıkları ortamda münhasıran Öcalan’ın özgürlüğünü tanımaya kesinlikle hazır değildirler.
Neden 'genel af' adımı?
Şu anda Türk ulusunun neredeyse birbirine zıt sınıflarının, zümrelerinin, İslami ve laik kesimlerinin, tüm mesleklerin, tüm kültürel öznelerin temsilcileri zindandadır. Bu öznelerin yakınları, kendi yakınları için özgürlük talep etmekte, karşı olduklarının özgürlüğüne ilgi duymamaktadır. Bu kaotik sonucu ortadan kaldıracak olan biricik adım “genel af"tır. Özneler arasındaki çelişkiler devam etse bile kendi yakınları da özgür olacağı; tabir yerindeyse herkes “düşmanlarının özgürlüğü” gerçekleşmeden yakınlarının özgürlüğünün de gerçekleşmeyeceğini bildikleri için Öcalan’ın da özgürlüğünü sağlayacak “genel af” ilanına karşı çıkmayacaktır.
Erdoğan ve Özel, kendilerinin de yararlanacağı böyle bir genel af ilanında anlaştıkları zaman tepeden tırnağa suça bulaşmış, o nedenle kendilerini ancak diktatörlük rejimiyle kurtarmaya çalışan bürokratik eliti de bu suretle nötralize edecektir.
Niçin bu taktik plan?
Eğer ülke devrimin eşiğinde olsa ya da demokratik bir seçimle tüm “suçluları” iktidardan devirme ve hesap sorma imkanı olsa zaten böyle bir taktik plana da ihtiyaç kalmazdı ama ülkenin durumu meydanda. Önümüzde hiç değilse kısa erimde ne devrim ihtimali ne de seçimle “devirme” ihtimali var. Zaten ne olacaksa orta ya da uzun vadede değil, burnumuzun dibindeki kısa vadede olacak ve zaten oluyor. O nedenle “kısa vadede” sonuç alıcı bir taktik plana ihtiyaç var.
Bu analiz ve analizin sonucunda yapılması gerekenler hakkında elbette yanılıyor olabilirim ama ben yanılıyorsam birilerinin daha gerçekçi ve mümkün çözümleri göstermesini de beklerim.