Kötü seçeneğin iyisi

Veysi SARISÖZEN yazdı —

3 Ekim 2021 Pazar - 23:00

  • Artık devlet ile Erdoğan arasındaki özdeşlik hem “biyolojik” olarak, hem “politik” olarak, hem de “diplomatik” olarak ortadan kalkıyor. Dışişleri Bakanı ve İçişleri Bakanı değilse de, özellikle Savunma Bakanı (ortağı MİT Başkanı ile birlikte) aktifleşiyor.

Taktik adımlar kısa ömürlüdür. Zamanında gerekli taktik adımı atan, stratejik hedefine ulaşır ya da en azından yaklaşır. 

Muhalefet partileri 2015 yılından bu yana hiçbir “taktik” adım atmadı. Eğer buna “taktik” denirse yaptığı iş “rejimin kendi iç çelişkileriyle zayıflamasını beklemek” oldu. Elhak “bekleme” işinde müthişler. Ve bekledikleri de ha oldu, ha olacak. 

Bir Amerikalı yazar, önemli bir gazetede Erdoğan’ın “hasta” olduğunu ve muhtemelen 2023 seçimine çıkamayacağını yazdı.

Muhalefet beklemeyi iki yıl daha sürdürürse, olmadı, Erdoğan için hak vaki olana kadar beklerse kesinlikle “başarıya” ulaşır.  

Muhalefet “beklerken” Erdoğan pek rahat durmuyor. Yanına Dışişleri Bakanını, Savunma Bakanını, kendisi ölürse yerine bakacak yardımcısını, MİT Başkanını bile almadan, çok güvendiği bir tercüman ile hem Biden’la, hem de Putin’le “başbaşa, teketek” görüşmeler yapıyor.
 
Neden acaba? 

Türk devlet teamülleriyle bağdaşmayan bu “şahsım gizli görüşmeleri” neyi gösteriyor? 
Şunu: 

Türk devleti (derini de sığı da) Batılı devletlere teslim oldu.  
Erdoğan ise hala direniyor. Çünkü biliyor ki, iktidardan düşerse aile boyu hapsi boylayacak. 
Dikkatinizi çekerim: “Eğer düşerse”…  

Düşmez ama iktidardan inerse “sonucu belirsiz bir uzun yargılama süreciyle” çoluğunu, çocuğunu, torununu tosununu koruyabilir. Erdoğan’ın Biden ve Putin arasında mekik dokuması, etrafı sarılmış haydutun çemberden çıkma gayretidir. Elindeki yetkilere dayanarak kim bilir ne gibi “rüşvetler” veriyor, ne gibi tavizlerde bulunuyor?  

Artık devlet ile Erdoğan arasındaki özdeşlik hem “biyolojik” olarak, hem “politik” olarak, hem de “diplomatik” olarak ortadan kalkıyor. Dışişleri Bakanı ve İçişleri Bakanı değilse de, özellikle Savunma Bakanı (ortağı MİT Başkanı ile birlikte) aktifleşiyor.

Büyük olasılıkla Saray’daki meş’um suratlı ve geçmişi meçhul “derin devlet unsurları” da adım adım özerkleşiyor.

Bu özerkleşme süreci medyada da kendini gösteriyor. Örneğin Nagehan Alçı “Cumhurbaşkanlığı sistemini savundum, yanılmışım” mealinde yazılar yazmaya başladı. Bir başkası beş altı maddede rejimin zayıflıklarını sıralayıverdi.  

Yargı alanında da kıpırdanma var. Anayasa mahkemesi de Erdoğan sonrasına hazırlık yapmakta.  

Muhalefet işte bunlara bakarak “günümüz yaklaşıyor” diye heyecan içinde. Onların bu heyecanını paylaşmak çok büyük hata olur.

Erdoğan’ın “seçimsiz, muhalefetsiz faşizme” geçerek ayakta kalma şansı artık çok az. Buna niyeti olsa da hali, mecali, takati yetmez. Ama suç ortakları ile birlikte ülkeyi kaosa sürükleyebilir. Üstelik buna teşne bir ekiple ittifak halinde.

Akar ve Fidan tıpkı çakma darbe döneminde olduğu gibi, hem muhalefeti mevcut rejimle “milli mutabakata” mecbur etmek, hem de Erdoğan’dan bir “darbeyle” kurtulmak için böyle bir “kaos”un gönüllüleri olabilirler.

Amerikalılar için, diyelim ki Akar’ın “yeniden parlamenter rejime dönme” vaadiyle yapacağı bir “müdahale” ya da “darbe” karma karışık “millet ittifakı”nın seçimi kazanıp kuracağı bir koalisyondan kesinlikle daha kullanılabilir bir seçenek sayılır.  

“Bekleme taktiği” Türkiye’yi böyle bir geleceğe mahkum edebilir. Bekleyerek koruktan helva olur da, faşizmden demokrasi olmaz.  

Muhalefet deyince elbette HDP dışındaki partileri kast ediyorum.

HDP’nin durumu nedir? Bana sorarsanız HDP de bir bakıma “bekleme taktiğini” paylaşmıştır. Ancak onun “bekleme” durumu Millet İttifakından köklü olarak farklıdır. HDP’nin rejim yıkılmadan önce kapatılması, ya da iyice zayıflatılması, rejimin yıkıldığı gün ortaya çıkacak olan toplumsal krizde sistemi koruma amaçlıdır. Çünkü böyle bir durumda ortaya çıkacak “radikal değişim” talebine öncülük edebilecek yegane parti HDP’dir. Ve HDP’nin rejim yıkılana kadar ayakta kalması çok büyük bir önem kazanmaktadır.

Ve şimdi HDP, son “tutum” belgesiyle kendisini rejimin yıkılması sonrasına esaslı surette hazırlamayı başarmaktadır. Hiçbir ittifakta yer almama tutumu Erdoğan sonrasında sistem partilerinin karşısında HDP’yi tek gerçek demokratik alternatif haline getirecek.

Milletvekili seçiminde, seçime Millet ve Cumhur ittifaklarının dışında katılarak, HDP bu ikisi dışındaki demokrasi güçleriyle TBMM’ye güçlü bir şekilde girecek ve Millet İttifakı’nı Kürt halkının da kabul edeceği bir adayı Cumhurbaşkanı adayı olarak tayin etmeye zorlayarak, faşist rejimin yıkılmasında en büyük rolü oynayacak.

HDP’nin bu taktik planı, daha şimdiden “Millet ve Cumhur İttifakları” arasındaki gizli uzlaşma ihtimaline karşı ciddi bir engel yaratmıştır. Belge’de “birlikte yönetmeye hazırız” yaklaşımı muhalefet tabanına “partileriniz Cumhur ittifakına mecbur değil” mesajını vermiştir.

Eğer Millet ve Cumhur partileri seçim öncesinde, örneğin A.Gül’ün ortak başkan adaylığında uzlaşırsa, HDP bir anda “oyları artan” kararsız seçmenlerin önemli bir kısmının desteğini bile kazanabilir. Böyle bir “uzlaşma” durumunda HDP Cumhurbaşkanı seçimine bile kendi adayı ile katılabilir. 

O zaman Erdoğan sonrasının “ana muhalefet” partisi de HDP olur…

Rejimi yıkacak bir taktik plan olmadığı için siyasi hedef de şimdilik böyle sınırlanmış oluyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.