Sınır en büyük ‘namussuzluktur’

Cihan DENİZ yazdı —

25 Ağustos 2021 Çarşamba - 23:00

  • Tekçilikte, ırkçılıkta, ötekine tahammülsüzlükte sözde muhalefet partilerinin de o çok eleştirdikleri, dikta rejimi kurmakla suçladıkları iktidar partisinden bir farkının olmadığını gösterdi.

 

“Sınır namustur”. CHP’nin, sözde iktidarın mülteci politikalarını eleştirmek için parti binalarına astığı pankartların üzerinde böyle yazıyordu. 

Gerçek bir demokratik muhalefet, iktidarı eleştirmek adına halkın en geri duygularını kaşımak, farklı yollarla veya farklı sözlerle iktidarın yaptıklarını tekrarlamak değildir. Gerçek muhalefet, iktidarın haksızlıklarına karşı, hukuksuzluklarına karşı ilkelerinden asla taviz vermeden özgürlükler için, adalet için, eşitlik için mücadele vermektir.

İnsanlar yönetilenler ve yönetenler olarak ayrıldığı günden beri arka planda kesintisiz işleyen bir zihniyet durumu olarak iktidarın dayattığı ezberlerle, kavramlara ezilenler adına siyaset yapmak değildir.

Özgürlükler için mücadele ettiğini iddia eden, iktidarı faşist olmakla suçlayan ve dahası kendini sosyal demokrat, solcu olarak gören bir parti, iktidarın baştan aşağı yanlışlarla, dolu mülteci politikasını eleştirmek adına “sınır namustur” gibi bir sloganın ardına sığınıp ırkçı, faşist ve tabii ki cinsiyetçi bir siyaset izlememelidir.

Böylesi bir siyasetin ardından yatan zihniyetin iktidardaki zihniyetten zerre kadar farklı olmayacaktır. Ve bu konuda söylenecek daha nice şey var ama tabii ki hepsi nafile. 

Burası Türkiye. “Türk” siyasetinde sağcı da olsanız, solcu da olsanız, muhafazakar da olsanız, son kertede dönüp dolaşıp geleceğiniz yer tekçiliktir, milliyetçiliktir ve de son noktada ırkçılıktır. Ve Türkiye’nin anlı şanlı “sosyal demokrat” partisi CHP bir kez daha bu coğrafyada demokrasinin, barışın önündeki en büyük engelin muhalefete de hakim olan zihniyet sorunu olduğunu ispatladı.

Tekçilikte, ırkçılıkta, ötekine tahammülsüzlükte sözde muhalefet partilerinin de o çok eleştirdikleri, dikta rejimi kurmakla suçladıkları iktidar partisinden bir farkının olmadığını gösterdi.

Bir kez daha, ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar muhalefetin de iktidardan hiç de farklı olmayan faşist bir zihniyete sahip olduğunu görerek “yok aslında birbirlerinden farkları” dedik.

Sınır namusmuş!

Hayır, ezilenler cephesinden, halklar cephesinden bakıldığında sınır dünyanın hiçbir yerinde “namus” değildir. 

Tersine ezilenler için sınır: 
En büyük aldatmacadır; 
En büyük sahtekarlıktır;
En büyük hırsızlıktır; 
Hadi onların kavramını da kullanalım, en büyük namussuzluktur...

Çünkü sınırın kökeninde özel mülkiyet vardır. Herkese ait topraklar üzerinde birilerinin hak iddia ederek oraları kendi tekeline alması ve bunu da herkese kabul ettirmesi vardır. Ve bu anlamıyla mülkiyet anlayışının devlet ölçeğine uyarlanmasından çok da farklı olmayan sınır da, son kertede, çok farklı değildir ve hırsızlık ve yalandan başka bir şey olmayan bu özel mülkiyet rejiminin ezilenler gözünde gizemli hale getirilerek meşrulaştırılması dışında bir işleve sahip değildir.

Ve toprağa ister özel mülkiyet isterse de devlet olarak çizilen bu sınırlar insanlık tarihi boyunca yaşanan tüm kötülüklerin, acıların da kaynağıdır. Ama ezenler “sınır kavramını gizemli ve kutsal bir hale getirerek bu gerçeğin üstünü örtmektedir. Ezilenler, o “kutsal” sınır için, o sınır koruyan “devletleri” için öldüklerini sanırken aslında ezenlerin “kutsal” olan sermayelerini büyütmek veya olmadı korumak için ölmektedir aslında. 

Jean Jacques Rousseau, bu gerçeği ne güzel özetlemektedir aslında:

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Burası benimdir’ diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz’ diye haykırsaydı, işte o insan, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.” 

Aslında “namus” olarak kutsallaştırılan sınırın, ezilen halklar için sadece ölüm, acı anlamına geldiğini görmek için öyle uzun uzun siyaset felsefesine, tarihe, sosyolojiye gerek yok.

Ulus devletler eliyle halkların arasına ve birçok kez de aynı halkın kendi içine çizilen sınırların ezilenler için ne ifade ettiğini görmek için Roboskî’yi, kendi coğrafyası içinde özgürce hareket edemeyip sınırların bekçisi devlet güçleri tarafından katledilen kolberleri hatırlamak yeterlidir. 

Dolayısıyla “sınır” ezilenler adına siyaset yapanların asla kutsallığa sahip bir kavramı olamaz. Tersine sınır bizler için sadece aşılması ve aşındırılması ve son kertede ortadan ebediyen kaldırılması gereken bir şeyi ifade etmektedir. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.