Türk sömürgeciliğinin özgünlüğü “reform” yolunun tıkanmışlığı

Veysi SARISÖZEN yazdı —

31 Ekim 2021 Pazar - 23:30

  • Kürdistan’da öz savunmanın tek yol oluşu, artık aktüel diktatörlük koşullarında tüm Türkiye için de geçerli hale geliyor.

Duran Kalkan geçtiğimiz gün, “sömürge” çözümlemesine yeni bir boyut getirdi. Sömürgeyi salt “ekonomik sömürü” olarak anlayan görüşleri eleştirdi.

Türk sömürgeciliğinin asıl içeriğinin Kürt halkını ve onun zenginliğini sömürmekten çok, Kürtlüğü yok etmek olduğunu açıkladı.

Böylece, bazı Kürtlerin ve solcuların, dünyadaki sömürgelerin tarihinden, “sömürgeciler kapitalist ilişkileri taşıyarak, sömürge halklarının uluslaşmasına da yol açıyorlar ve sömürgeyi  kapitalist modernitenin bir parçası yapıyorlar, üretici güçleri geliştiriyor ve sömürge-sömürgeci çelişkisinin yerine, emek-sermaye çelişkisini keskinleştirerek sosyalist devrimin de yolunu açıyorlar, kendi mezarlarını kazıyorlar” şeklindeki “ekonomist ve determinist” sonuçlar çıkarmasına esaslı bir yanıt verdi.

Kalkan’ın analizinden çıkan sonuç, Kürdistan’da “reformist” çözümün mümkün olmadığıdır. Katılıyorum.

Çünkü Türk sömürgeciliği Kürt halkını asimilasyon ve jenositle yok etmeyi yüzyıldır esas amaç edindi. Ama bu amacına ulaşamadı ve şimdi daha büyük bir canavarlıkla aynı yolda yürüyor.

Eğer sömürgecinin amacı Kürdistan pazarına el koymakla sınırlı olsaydı, Kürt yoksullarını “proletarya” haline getirip, modern anlamda sömürmeyi amaçlardı. Tekelci aşamaya gelince de sömürgeye sermaye ihraç ederdi.

Böyle yapmıyor. Asimilasyonu zorla dayatıyor, buna karşı direniş ortaya çıkınca jenoside başvuruyor ve elbette Kürdistan’da kapitalist modernitenin en parazit, en ahlaksız (uyuşturucu ve fuhuş), üretici olmayan ilişkilerini yayarak, Kürt halkını  yoksullaştırıyor, yozlaştırıyor. Böylece asimilasyona ve jenoside boyun eğdirmeyi amaçlıyor.

Duran kalkan buradan çıkan “reforma yer yok” sonucundan hareketle, “silahlı ve silahsız öz savunmanın” tek yol olduğunu vurguluyor.

Kürdistan’da öz savunmanın tek yol oluşu, artık aktüel diktatörlük koşullarında tüm Türkiye için de geçerli hale geliyor.

Türk sömürgeciliği Kürt sorununda çözüme gelmeyeceğine, gelmediği için de Kürt direnişi süreceğine göre, ortaya nasıl bir sonuç çıkıyor?

Türk uzak tarihini bir yana bırakalım. Çözüm sürecine son verilen 2015 tarihinden günümüze kadar geçen zamana  bakalım.

Çözümsüzlük diktatörlüğü doğurdu, diktatörlük yalnız Kürt halkını değil, Türk halkını da özgürlüğünden ve ekmeğinden yoksun hale getirdi.

Bu da gösteriyor ki, Türk halkı eğer “makus talihine” son vermek, her defasında başa dönüp aynı sonucu yaşamak istemiyorsa, bilmeli ki Kürt sorunu bu halde kaldıkça onun da “reformla” kurtulması mümkün değildir.

O halde Kürt halkı için “öz savunma” ne kadar zorunluysa, Türk halkı için de o kadar zorunludur.

Duran Kalkan’ın sözünü ettiğim yazısını doğrulayan bir analiz geçtiğimiz gün Economist’te yayınlandı. Son paragrafında şöyle deniyor:

“Daha da rahatsız edici olan, Erdoğan ve ortaklarının koltuğu bırakmamak adına çaresizliğe kapılmış biçimde önlemler alabileceği ihtimalidir.

Erdoğan’ın batı ile arasındaki bu hesaplaşma onun son hesaplaşması olmayacak. Suriye’ye yeni bir askeri müdahale ve ülke içinde başka bir baskı süreci de kapıda olabilir. Erdoğan’ın iktidarı sakince bırakmayacağını görmek hiç de zor değil.”

Londra’da yayınlanan ve Britanya kapitalizminin etkili yayın organı The Economist, 1 milyon tiraja sahiptir. İşte artık bu “ağırbaşlı” yayın organı bile, Türkiye’de “seçimle faşizmden kurtuluş” umutlarını ciddiye almıyor.

Kürt sorununda asimilasyondan, jenositten, yoksullaştırarak ve yozlaştırarak asimilasyona ve jenoside boyun eğdirmekten vazgeçilmedikçe, Türkiye’de “demokratik reform” yolu kapalıdır.

Bir yandan Kürt özgürlük hareketine karşı savaş yürütürken, öte yandan bölgesel emperyalist amaçlarla üçüncü dünya savaşının bataklığında debelenen rejim, bu yolda devam edeceğini, iktidarda kalmak için her yola başvuracağını son “savaş tezkeresiyle” bir kere daha ortaya koymuştur.

SADAT suikast, sabotaj dersleri verip, suikastçileri ve sabotajcıları örgütlüyorsa, Türk halkı da “sabotaja ve suikastlere karşı koyma dersleri” almalı değil mi? Almalı...

Not: Konumuzun dışında olsa da yazacağım. Bu arada garip bir şey oldu. Dışişleri “sözde” Bakanı Çavuşoğlu, Türkiye’nin Ukrayna’ya SİHA-İHA satmasına ve bunların Rus mevzilerine karşı Ukrayna tarafından kullanılmasına karşı Rusya’nın suçlamalarına şöyle bir yanıt verdi:

"Bir ülke, bizden, başka bir ülkeden almışsa o silah daha fazla Türk ya da Rus ya da Ukrayna silahı olarak anılamaz. Bir devlet bizden bunu satın alıyorsa, o daha fazla Türk ürünü değildir. Belki Türkiye’de üretilmiş olabilir ama Ukrayna’ya ait. Türkiye bununla suçlanamaz." 

Sonra ekledi: "Bazen farklı ülkelerde terörle mücadelemiz sırasında farklı ülkelerden farklı silahlarla karşılaşıyoruz, Rusya da dahil olmak üzere. Biz asla Rusya'yı suçlamıyoruz.”

Demek ki Rus silahları Türkiye’nin “terörist” dediklerine verilmiş. Ve Türkiye “Rusya’yı suçlamıyormuş”…

O halde ABD’nin YPG-YPJ’ye silah vermesini neden suçluyorsun? Amerikan silahı şu anda Rojava’nın silahı değil mi?

Kriz Türk devletinin aklını karıştırdı. Elçiler krizinde “geri vitese” 
“ileri vites” diyor, rejim arabasını ardını duvara vuruyor. 

Tavsiyem, öne gidecek sanıp bu arabayla duvarın arasında ahmak ahmak durmayın. Aradan çekilin, varsın araba hurda olsun.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.