Ekolojik yıkıma iklim anlaşması çare midir?

Demir ÇELİK yazdı —

14 Ekim 2021 Perşembe - 23:00

  • Küresel ısınma kendiliğinden oluşan bir durum değildir. Devletçi sistemin, kâr ve iktidar biriktirme hırsının neden olduğu birinci doğayı tüketilmesi gereken mal ve mülk görmesi sonucu, mevcut ekolojik yıkımın yaşanmakta olduğu gerçeğini akıldan çıkarmadan soruna yaklaşılmasında büyük yarar vardır.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 2015 yılında imzalanarak, 2016 yılında yürürlüğe girmiş, 2021 Mart itibariyle BM üyesi 191 ülke anlaşmanın tarafı olduğunu beyan etmişti.

Türkiye’nin de içinde olduğu altı BM üyesi devlet, bu anlaşmayı o tarihlerde onaylamamışlardı. Türkiye geçen hafta, TBMM’de bulunan partilerin ortak kararı ile anlaşmanın tarafı olduğunu meclisten geçirmiş bulunuyor.

İklim Anlaşmasının temel amacı; küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi devrimi öncesi seviyenin 2 santigrat derece artış seviyesi ile sınırlı tutmayı amaçlamaktadır.

“Düşük sera gazı emisyonlarını ve iklime dirençli kalkınma yolunda tutarlı bir finansman akışını sağlamayı hedeflemektir.” diye ifade edilen İklim Anlaşması, 2030 yılını amacına ulaşmanın kısa vadesi olarak belirlemiş bulunmaktadır.

Küresel ısınma kendiliğinden oluşan bir durum değildir. Devletçi sistemin, kâr ve iktidar biriktirme hırsının neden olduğu birinci doğayı tüketilmesi gereken mal ve mülk görmesi sonucu, mevcut ekolojik yıkımın yaşanmakta olduğu gerçeğini akıldan çıkarmadan soruna yaklaşılmasında büyük yarar vardır.

Devletçi sistemin son beşyüz yılında yaşanan sanayi devrimi ile giderek büyüyen bu süreç, yakın zamanda çok daha büyük risklerle devam edeceğe benzer.

Bugün yaşanan doğal felaketlerin çok daha büyük alt üst oluşlarla yaşanmaya devam edeceğine dair önemli oranda bilimsel çalışma var.

İnsanlıktan sapma olan devletçi, iktidarcı sistemden önce benzeri sorunların yaşanması ihtimali yoktu. Çünkü demokratik, ekolojik ve ekonomik bir toplumsallık yaşanmaktaydı.

Eko-sistem, kendisini çokluğun ve çeşitliğin fonksiyonu ile her gün yeniden sürdürmenin potansiyeli ile hareket ediyordu.
Eko-sistemde canlı cansız tüm yapı taşları, doğal seleksiyon yasasınca yeniden şekillenerek, varlıklarını ve türlerini sürdürmenin koşullarına sahiptiler.

Su, hava, toprak ve ışığın döngüselliği ile birinci ve ikinci doğanın uyum içinde olduğu bir denge hali yaşanmaktaydı. Eko-sistemdeki özgün ve özerk olan parçalar, çokluğun ve çeşitliliğin ahenkli parçaları olarak bütünü tamamlıyor, siyasal ve toplumsal istikrarı sağlayan temel dinamikler olarak birinci doğada yerini alıyorlardı.

Doğada bulunan fauna ve floranın çeşitliliği, yıkımı ve yok olmayı değil, birlikte doğal ahengi tamamlama esası ile yeniden var olmaya yol açıyordu.

İnsanlıktan sapma olan erk, iktidar ve devletin oluşumu ile birlikte bu süreçte tersine dönmeye başlar.

Devletli sistem ile başlayan siyasal, toplumsal, kültürel, kadın ve ekolojik kırım, kapitalist sistem ve sonrası yaşanan sanayi devrimi sürecinde zirveleşerek yaşanmaya devam eder.

Kanser hücresi gibi çepere ve çevreye yayılan, işgal, ilhak, talan ve yok etmenin sistemi olan devletli sistemin, kendisinin neden olduğu iklim krizine, küresel ısınmaya çare olacağını düşünmek bu anlamda yanlış düşünce olmaktadır; çünkü bizatihi sorunun kaynağıdır…

Yaşanan sorunun kangrenleşmesinin sebebi olan devletli sistem, çözümün gücü de, iradesi de olamaz.

Obez büyüme hastalığına sahip kapitalist-emperyalist sistem; nükleer enerji atıkları, fosil yakıt tüketimi, endüstriyel ve tarımsal atıklarla, kimyasal gazlarla her gün atmosfere büyük oranda sera gazını salarken, hangi çözümü geliştirebilir ki?

Yeraltı ve yerüstü tüm kaynakları tüketime ve buradan iktidar ve kâr üretmeyi kendine hak gören bu zihniyet, çözümü değil, olsa olsa yıkımın ve felaketin nedeni olabilir.

Buzulların eridiği, kuraklığın, çölleşmenin giderek yaygınlaştığı; sellerin, fırtına, hortum ve tayfunun her geçen gün çoğalarak yaşamları felç etmeye devam ettiği doğal felaketlerin sebebi olan sistemden çözüm beklenebilir mi?

Endüstriyalizmin neden olduğu kır-kent dengesinin kentleşme lehine değişmesi ile oluşan milyonluk kentlerde, her gün çürümenin yeniden yaşandığı devletli sistemde çözüm değil, çözümsüzlük ve yıkım yaşanmaktadır.

Sars, Domuz gribi derken, Covid 19 ve varyantları sonucu yaygınlaşan ölümün kol gezdiği kürede, ölümü gösterip sıtmaya razı olmamızı isteyen savaş baronlarının iktidarcı, devletli sisteminde olsa olsa çürüme, yıkım, ölüm ve yok oluş yaşanır.

İktidar karargahlarına dönüşen kentlerde hava, su ve güneşin doğal sirkülasyonundan mahrum milyarca insanın, hastalıklar içinde acılar yaşadığı devletli sistem, çareyi değil, hastalık üretir.

İktidar karargahlarında bir yandan devasa, şatafatlı, çok katlı beton binalar yükselirken, diğer yandan açlık ve yoksulluk cenderesinde yaşama tutunan milyarlarca insana reva görülen insanlık dışı yaşam orta yerde yaşanıyorken hangi çözüm?

Savaş uçaklarından atılan bombalarla, nükleer başlıklı füzelerle her gün doğamıza ve insan toplumsallığına kıyanlardan çözüm beklemek ne kadar meşrudur?

Nagazaki ve Hiroşima' ya atılan atom bombalarının neden olduğu ekolojik yıkımdan ders çıkarması gerekenler, atom bombalarını üretme yarışı içinde olanlar hangi insani ve doğal çözümü ön görebilirler ki...

Çözüm kapitalist modernite de değildir. Çözüm birinci ve ikinci doğanın; çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonu ile siyasal ve toplumsal istikrara kavuşacağının siyasal sistemi olan demokratik konfederalizm de, demokratik ulustadır.

Çözüm; doğaya ve insan toplumsallığına demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü anlayışla yaklaşan demokratik modernitededir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.