NATO/Rusya ilişkilerinde yeni dönem

Cafer TAR yazdı —

4 Temmuz 2022 Pazartesi - 08:40

  • Biz bir hegemonik gücün yanında diğerinin karşısında değil; hegomonik ilişkilerin tamamının karşısında halkların eşit özgür yaşamından yana pozisyon almalıyız.

Hepimizin farklı gerekçelerle sabırsızlıkla beklediği NATO zirvesi nihayet bitti; en son Madrid’de gerçekleşen zirve hiç kuşkusuz NATO tarihinin önemli dönemeçlerinden biri olarak tarihe geçecek.  

NATO İttifakı Madrid’de açıkladığı on yıllık yol haritası olarak da tanımlayabileceğimiz “Stratejik Konsept” belgesinde Rusya’yı en ciddi ve doğrudan tehdit olarak tanımlamıştır. Soğuk savaş sonrasında NATO gündemine daha çok terörizmle mücadeleyi almıştı; fakat şimdi ilk defa bir ülke müttefiklerin güvenliğine ve Avro-Atlantik bölgesindeki barış ve istikrara yönelik ciddi ve doğrudan bir tehdit olarak tanımlanıyor. 

Bu noktaya nasıl gelindi biraz buna bakmakta fayda var: 
Rusya’nın yaklaşık dört aydır Ukrayna’ya karşı başlattığı işgal hareketini çok önceden başlayan bir sürecin başka bir aşamaya geçmesi olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. 

Şöyle ki: Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi özellikle önemli bir olaydı; Avrupa’da bir ülke ikinci dünya savaşı sonrasında ilk defa güç kullanarak başka bir ülkenin topraklarını ele geçirmiştir. Ayrıca Putin’in Donbas bölgesinde Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerini tanıdığını ilan etmesi ve Rus silahlı kuvvetlerine bu bölgelerin güvenliğinin sağlanması talimatı vermesi çatışma sürecin hızlanmasına neden olmuştu.  

Bütün bunların yanı sıra Rusya’nın Suriye’de elde etmiş olduğu askeri ve siyasi mevzilenme, Libya krizine askeri ve siyasi olarak müdahil olması, enerji piyasalarında belirleyici bir güç olarak ortaya çıkması dünyadaki güvenlik ve enerji denklemini önemli ölçüde değiştirme potansiyeli taşıyor.  

Ayrıca Rusya’nın Amerikan seçimlerine dışardan müdahil olması; Avrupa iç siyasetinde sağcı partileri fonlaması ve onlara siyasal destek sunması Rusya’nın başta ABD olmak üzere, diğer Avrupa devletleri tarafından kendi iç istikrarları için ciddi bir tehdit olarak algılanmasına neden olmuştur. 

Batı ülkeleri ve Rusya arasında ilişkilerin gerginleşmesine neden olan olaylardan bir tanesi de Sergey Skipal ve kızına düzenlenen suikast girişimidir. Dönemin İngiltere Başbakanı Theresa May suikast emrinin Rus İstihbaratına doğrudan Kremlin’den geldiğini iddia etmiş, dolayısıyla bu olaydan aslında Putin’in sorumlu olduğunu ima etmiştir. 

Theresa May’in bu açıklamasına; ABD, Fransa, Almanya ve Kanada da destek vermiş ve onlar da Rusya’nın bu tür eylemlerinin uluslararası barışı tehdit ettiğini deklere etmişlerdir. Daha sonra on dört AB üyesi ülke, ABD, Kanada ve Ukrayna ülkelerinde diplomatik görev bahanesi ile istihbarat faaliyeti yürüten Rus ajanlarını sınır dışı edeceklerini açıkladılar.

Dolayısıyla Madrid toplantısına nasıl gelindiğine biraz daha yakından bakmadan bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak çok kolay olmaz ve isabetli değerlendirmeler yapamayız! Başta ABD olmak üzere Batı’nın masum olduğunu bütün bu gelişmelerden Rusya’nın sorumlu olduğunu söyleyemeyiz. Zaten uluslararası ilişkiler de böyle değerlendirilemez! 

Fakat birçok çevrenin düştüğü “her şeyin sorumlusu ABD ve Batılı ülkelerdir!” yanlışına da düşmemek lazım; birçok insan emperyalizm kavramını sadece ABD ve Avrupalı ülkelerle eş tutuyor; halbuki kavram olarak Emperyalizm sadece bir veya birkaç ülke ile özdeşleştirilemez.  

Kapitalist Modernite uluslararası ilişkilerde; askeri, ekonomik ve siyasal güç üzerinden hegemonya inşa eder. Uzun bir süredir piramidin en tepesinde ABD vardı; fakat bir süredir ABD’nin dünya siyasetindeki başat konumu sorgulanır hale geldi. 

Özellikle Çin ve Rusya verili dünya sistemine itiraz ediyor ve mevcut ABD merkezli hegemonyanın yeniden düzenlenmesini istiyorlar. Japonya ve Almanya da bunu birinci ve ikinci dünya savaşı öncesi istemişlerdi; fakat bu onların diğerlerinden daha adil ve demokrat oldukları anlamına gelmez; aksine her iki ülkede iktidar oldukları alanlarda muazzam dehşet verici insan hakları ihlallerine imza attılar. 

İşte bizim duruşumuz bu noktada önemli olmaktadır; biz bir hegemonik gücün yanında diğerinin karşısında değil; hegomonik ilişkilerin tamamının karşısında halkların eşit özgür yaşamından yana pozisyon almalıyız.  

Kazanan halkların özgürlük iradesi, kaybeden bütün versiyonlarıyla hegemonik Kapitalist Modernite olacak!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.