72 millete bir nazardan bakan inancımızın Kerbela’ya yaklaşımı?

Demir ÇELİK yazdı —

12 Ağustos 2021 Perşembe - 23:00

  • Doğanın Adaleti, Toprak Ana’nın Hakları ve Ekolojinin Ayak İzleri anlayışı ile yetmiş iki milleti aynı nazarda görmekle kalmamışlar, canlı, cansız cümle varlıkla ikrarlaşma ve ortak yaşamı esas almışlardır.

Hz. Ali ile Hz. Hüseyin’e, dolayısıyla Ehl-i Beyt’e güçlüce sahip çıkan Alevilerin önemsediği Muharrem ayındayız. Hz. Hüseyin ve yol arkadaşları M.S. 680’de Kerbela’da katledilmeleri, Aleviler tarafından kabul edilmez görüldüğünden Muharrem Ayı, yas ayı olarak görülür. Bu ayda inanç sahipleri, her tür dünya nimetinden ve zevkinden uzak durmaya, katliama uğrayan Hz. Hüseyin ve yol arkadaşlarının çektikleri acıyı içselleştirmeye çalışır, Hüseyin’i duruşu sahiplenirler. Bu sahiplenmenin tarihsel arka planı açıklanmaya muhtaç bir konudur. Ancak bu hakikat egemenler tarafından hep çarpıtılarak empoze edilmiştir inanç sahiplerine. 

Halbuki inanç sahipleri, insanlıktan sapma olan devlet ve iktidarlaşmanın neden olduğu haksızlıklara karşı, tarihi boyunca toplumu iyide, doğruda ve güzelde tutmak istemişlerdir. Firavunlara, Nemrutlara ve zalimlere karşı mazlum ve mağdurlardan yana olmaları gerektiğini söyleyen inancımızın sosyal ve kültürel değerleri nedeniyle, Yol önderlerimiz biat etmemiş, boyun eğmemiş tarihsel direniş içinde olmuşlardır. Emevilerle birlikte İktidar İslam’a dönüşerek, topluma yabancılaşmaya başlayan İslam, egemenin elinde toplumu yönetilmeye ikna etmenin ideolojik aygıtına dönüşür. 

Muaviye ve oğlu Yezid’in iktidar uğruna neden oldukları kıyım ve katliamlar bu nedenle biz Aleviler tarafından da kabul edilmez görülmüş, mağdur ve mazlum olduğuna inandığımız Hz. Hüseyin sahiplenilmiştir. İktidar İslam’ın savaş, talan ve ganimetten beslenen olumsuzluklarına rağmen, İslam içinden kimi şahsiyet ve değerlerinin sahiplenilmesi çoğu zaman yanlış görülmüş, Alevilerin takiye yaptıkları yorumlarına yol açmıştır.

Alevilik kavramı 19. yüzyılda kullanılmaya başlanır. Ondan önceki binlerce yıl boyu, doğa inancının ahlâki ve politik değerleri ile kendilerini ifade etmişlerdir. Devlet ve iktidar dışı insan toplumsallığını ve üzerinde yaşadıkları evren ile evrenin parçası olduğu Güneş kozmogonisini önemseyerek soruna yaklaşmışlardır. Doğanın Adaleti, Toprak Ana’nın Hakları ve Ekolojinin Ayak İzleri anlayışı ile yetmiş iki milleti aynı nazarda görmekle kalmamışlar, canlı, cansız cümle varlıkla ikrarlaşma ve ortak yaşamı esas almışlardır. Eko-sistemin çokluğun ve çeşitliğin fonksiyonu ile oluştuğu anlayışından hareketle, toplumun çoklu kimliğine ve çoklu kültürüne büyük değer vermişlerdir. 

Devletin, iktidarın ve hiyerarşinin yok ediciliğine karşı yaşamı, savaşa karşı barışı, inkar ve tek tipleştirmeye karşı herkesi eşit haklar sahibi görmüş, cümle varlıklara olduğu kadar, diline, rengine, etnik kimliğine ve düşüncesine bakmaksızın insana kutsallıkla yaklaşmışlardır. Toprak, su, hava, ve ışık’ı yaşamın temel kaynakları gören inanç sahipleri, bulundukları mekan ve coğrafyalarda bu kaynaklara kutsiyetle yaklaşmışlardır. Görüleceği üzere Alevi üst başlığında kendisini gören tüm süreklerde bu anlayış ve yaklaşımı görmek mümkündür. Bu nedenle tarih boyunca haksızlıklara karşı haklının, zalime karşı mazlumların, firavunlara karşı enbiyaların, peygamberlerin ve evliyaların yanında olmuşlardır. Nerede bir haksızlık, zulüm ve katliam olmuşsa hak, adalet, eşitlik ve özgürlük temelli politik değerleri nedeni ile karşı durmuş, tarihi direnişçi çizgiyi sürdüren olmuşlardır.

Egemenlerin tarihi yerine, mazlumların ve haklıların hakikatini araştırdığımızda, bu gerçeği görmüş oluruz. Bu tarihi direnişçi gelenek nedeni ile yüzlerce kez sapkın mezhep, zındık ve kafir denilerek katliam ve soykırımlardan geçirilmişlerdir. Kerbela öncesindeki onlarca katliamı ve sonrasında inancımızın maruz kaldığı katliamları yok hükmünde görerek yaklaşmak, inancımızın bu tarihsel hakikati ile örtüşen bir durum değildir. Cümle varlıkla ikrarlı olan, ortaklaşan, dayanışan ve paylaşan inancımız, katliamlar arasında seçici ve kendine göreci yaklaşmamalıdır. Kerbela’da Yezid’in neden olduğu katliamı kınamak, yasını tutmak, Hüseyin’i duruşu sahiplenmek yerinde olan bir tutumdur. 

Ancak tarihi hakikatimiz bununla sınırlı değildir. Devletli uygarlığa karşı Zerdüşt, Doğu Roma ve Sasanilere karşı Mani, Sasanilere karşı Mazdek öncülüğündeki haklı kalkışma ve itirazlarda on binlerin katledildiğini bilince çıkararak, Kerbela’ya yaklaştığımızda, kendi hakikatimizle buluşmanın ilk adımını atmış oluruz. Yetinmeyip iktidar İslam’a karşı hak, adalet, eşitlik ve özgürlüğü bayraklaştıran Babek’i, Selçuklu zulmüne karşı her sürekten Alevileri iktidara karşı hak, adalet ve eşitlikte ortak mücadelede buluşturan Babaileri, Osmanlı zulmüne karşı eşitlik ve özgürlük taleplerini yükselten Şeyh Bedreddin’i, Osmanlı ve Yavuz’un İktidar İslam adına Şahkulu, Çelebi ve Kalenderoğlu itiraz ve kalkışmalarında katledilen yüz binlerce Türkmen, Tahtacı ve Kürt Alevileri hatırlayıp andığımızda, Kerbela anması daha da anlam kazanacaktır. 

Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi soykırımlarında inançları için katledilen yüz binlerce Aleviyi yad ettiğimizde, Ağrı, Zilan, Halepçe ve Roboskî’de meşru ve demokratik talepleri ve etnik kimlikleri için katledilen Kürtleri, soykırımdan geçirilen yüz binlerce Ermeni, Süryani, Êzîdî, Keldani ve Rumu yad edip andığımızda, Kerbela katliamını sahipleniyor olmamız daha da anlamlı ve önemli olur. Mezopotamya ve Anadolu’nun iktidar ve devlet dışı kalmış kadim halkları ve inançlarının her zamandan çok kardeşleşmeye ve ortaklaşmaya ihtiyacının olduğu bu süreçte, ayrıksı ve parçalı durmak yerine, birlik olmaya, birlikte mücadeleye ihtiyacımız vardır.  

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.